Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Ankara’da kaçırılan KHK’lı Yusuf Bilge Tunç’un kız kardeşi: Abim 800 gündür kayıp

Ankara kaçırılan KHK’lı Yusuf Bilge Tunç’un kız kardeşi KHK’lı doktor ve akademisyen Şefika Nur Kurt, Bold Medya’ya konuştu. Şefika Nur Kurt, “Bu apaçık bir kaçırılma. Herkes bunun farkında. Şu an dosya AİHM önünde 2 yıldır bekliyor” dedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

KHK’lı Yusuf Bilge Tunç’un kaçırılmasının üzerinden 800 gün geçti. 6 Ağustos 2019’da Siyah Transporter kurbanı olarak zorla kaybedilen Tunç’un Ankara Gimat’ta kaçırıldığı günden beri ailesi mücadelesini sürdürüyor.

Milletvekilleri Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sezgin Tanrıkulu ve Mustafa Yeneroğlu, Yusuf Bilge Tunç için TBMM’ye soru önergesi verdi. Ancak bugüne kadar başına ne geldiği, nerede olduğu öğrenilemedi. Bir başsavcı Mustafa Yeneroğlu’na “Bunları kimin kaçırdığını biliyoruz ama elimizden bir şey gelmez.” demişti.

Tunç’un kaçırılışının 800. gününde kız kardeşi Şefika Nur Kurt, zor geçen ayları, yılları, dava dosyasındaki gariplikleri, adli makamların olayın üzerini örtme çabalarını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin duyarsızlığını BOLD’a anlattı.

Hacettepe Tıp’ta fizyoloji uzmanı olarak çalışırken ihraç edilen KHK’lı doktor ve akademisyen Şefika Nur Kurt, eşi ve çocuklarıyla Türkiye’den ayrılıp Avrupa’da mülteci olarak yaşamak zorunda kalan on binlerce isimden biri.

Kurt abisi kaçırıldığından beri yaşadıkları süreci “bitkisel hayat” olarak tanımlıyor. “Ümidimi kaybetmedim” diyen Kurt, geçen 800 günde hem kendisinin hem de ailesinin verdiği mücadeleye dair sorularımızı cevapladı.

“HACETTEPE TIP’TA FİZYOLOJİ UZMANIYDIM”

2007 yılında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldum. 1,5 yıl kadar pratisyen hekim olarak çalıştım. Daha sonra fizyoloji uzmanlığımı tamamlamak üzere Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdim. Diyabetin alternatif tedavileri üzerine araştırmalar yaparken ihraç edildiğimi öğrendim. Hatta o gün yeni projem için üniversitesinin destek birimine gitmiştim. Döndüğümde elime sarı kağıt verdiler.

“DENEYLERİMİ TAMAMLAYIP ÖYLE AYRILDIM”

O an “Bilim için bu kadar uğraş vermenin karşılığı bu mu?” diye düşünmüştüm. Daha henüz yaptığımız deneyler yarımdı, onları tamamlamamıştık. Hatta laboratuvarda çalışmaya ara verip gitmiştim bu desteği almaya. Uzaklaştırma kararıma rağmen bu deneyleri tamamladım. Boşa gitmesin, başkaları bu deneyleri devam ettirsin diye. Tekrar geri döneceğimi ümit ediyordum. Benim en büyük hayalim bilim insanı olarak ülkeye bir şeyler katmaktı. Fakat öyle olmadı. İlk KHK ile işimden ihraç edildim. Bundan sonra zor günler başladı bizim için.

“BİTKİSEL HAYATTA GÖRÜYORDUM KENDİMİ”

KHK’lı olmak demek, vatan haini, terörist olmakla eş tutuluyordu. Evimi taşımak zorunda kaldım. Bir yıl boyunca iş aradım. İş açığı olan hastanelerde bile iş verilmediğini fark ettim. Bir yılın sonunda gelecekle ilgili hiçbir ümidi olmayan, hayal kuramayan bir insan haline dönüşmüştüm. Hatta o dönem kendimi bitkisel hayatta görüyordum. Yurt dışına giden arkadaşlarım vardı ama ben hiç düşünmedim. Yol bana çok tehlikeli geliyordu. Ama bir yılın sonunda bu bitkisel hayattan çıkmak istedim. Tüm zorlukları göze alarak yola çıktım ve Almanya’ya göç ettik.

“TEK HAYALİM BİLİM İNSANI OLMAKTI”

Ağustos 2017’de Ege’den botla çocuklarımla birlikte Yunanistan’a geçtik, oradan da bir ay sonra Almanya’ya geldik. Eşim daha sonra yalnız geldi. O zaman iki çocuğum vardı. En küçük oğlum Almanya’da dünyaya geldi. Buradaki ilk yıllarımız zorlu geçti ama her şeye rağmen özgür bir ülkede olmanın verdiği güven apayrıydı. Yaşadığımız tüm zorlukları geleceğimize daha bir ümitle bakabildiğimiz için aşabildim. Benim amacım bilim insanı olmaktı ve bu hayalimi gerçekleştirebileceğim bir ülkedeydim. Ancak iki yıl sonunda 6 Ağustos 2019’da abimin kaçırılmasıyla hayatlarımız alt üst oldu. Film koptu açıkçası.

“ABİM SAVUNMA SANAYİ BAKANLIĞINDA GÖREV YAPIYORDU”

Yusuf Bilge Tunç, annesi Fatma Tunç ve babası Mustafa Tunç ile mezuniyet töreninde.

Annem, babam öğretmen. Adana’da yaşıyorlar. Abim Yusuf Bilge Tunç en büyüğümüz. Benim için anne-baba gibidir kendisi. Üç kardeşiz. Abim Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Mesleği gereği ülke gündemiyle ilgilenirdi. Vatansever bir insandı gerçekten ve üzerine düşeni yapmaya çalışırdı. 2009 yılında Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nda mali işler uzmanı olarak işe başladı. Daha sonra evlendi. Üç çocuğu var. KHK ile ihraç edilene kadar memuriyetiyle ilgili bir cezası olmayan, hatta teşvik ödülleri almış bir insandı. Disiplinli bir memurdu. 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi.

“KAĞIT, BARDAK SATARAK AİLESİNİN GEÇİMİ SAĞLAMAYA BAŞLADI”

Ailesini geçindirebilmek için kağıt, bardak ve ambalaj satmaya başladı. Ankara GİMAT’tan bir toptancıdan bunları alıp dükkanlara satıyordu. Ailesinin geçimini sağladığı için yurt dışına çıkmayı hiç düşünmedi. 2017’de en küçük çocuğu da yeni dünyaya gelmişti. Eşi çalışamıyordu. Üç çocuğuna ve eşine bakıyordu. Abim karakter olarak çok sıcakkanlı, zeki ve naif bir insandı. İnsan ilişkilerine çok önem verirdi. Çocuklarıyla ailesiyle çok ilgili bir babaydı. Onu kaçıranlar abimi tanısaydı kılına bile zarar vermezdi. Gerçekten çok naif bir insandı.

Yusuf Bilge Tunç, kardeşleri ve annesiyle.

“BANK ASYA’YA PARA YATIRMAKTI BENİM SUÇUM”

Nisan 2017’de abim hakkında bir soruşturma açıldı ve gözaltı kararı çıkarıldı. Terör örgütüne üye olduğu, yöneticilik yaptığı iddia edildi. Bugün bankaya para yatıran da öğrenci yurdunda müdürlük yapan da terör örgütü üyesi. Ben de Bank Asya’ya para yatırdığım için ihraç edildim. Bank Asya’ya para yatırmaktı benim suçum. Bu bir suçsa… Bilim insanlarını, öğretmenleri bu tür şeylerle itham ettiler.

“KAYINPEDERİM TUTUKLU OLDUĞU İÇİN İHRAÇ ETTİLER”

Kayınpederimin hapiste olması da gerekçe gösterildi. İkinci suçlama buydu. Kayınpederim Ankara’da vali yardımcısıydı. 15 Temmuz’dan hemen sonra ikinci gün gözaltına alındı. Hapse girdi. 15 Temmuz günü kendisi evde reçel yapan bir insan. Ne olduğunu sormak için bizi aramıştı. Bu insan darbe girişimden suçlanarak içeri alındı. Yakınları olarak biz de suçlandık. Gelini olduğum için üniversiteye bir haber gidiyor ve beni de öyle ihraç ediyorlar.

“ABİM EN SON EŞİYLE GÖRÜŞTÜ”

Yusuf Bilge Tunç kaçırılmadan önce çekilen son fotoğrafı, 2019.

6 Ağustos 2019’da evinden çıkıyor. Eşine önce Keçiören’e uğrayacağını, oradan da GİMAT’a geçeceğini, akşam da eve geleceğini söylüyor. Akşam ulaşamayınca eşi meraklanıyor. Bize haber verdi. Keçiören’den ayrıldığını ama GİMAT’a gitmediğini öğrendik. Bu yol üzerinde gözaltına alınmış olabileceğini ya da farklı bir şey olduğunu düşündük.

“RESMİ BAŞVURULARI 24 SAAT İÇİNDE YAPTIK”

24 saat geçince savcılığa kayıp başvurusundan bulunduk. Daha sonra polisi aradık. Gözaltında olmadığını, hakkında adli bir işlem başlatılmadığını söylediler. Geriye kalan tek ihtimal kaçırılmış olmasıydı. İki yıldır hiçbir haber yok. Bir işkenceye maruz kaldığı ihtimalini düşünmek çok zordu. Zabit Kişi gibi kaçırılıp işkence gördükten sonra bırakılan isimlerin mektuplarını okudum. O günlerde akıl sağlığımı korumaya çalıştım.

“KAÇIRILDIKTAN 4 GÜN SONRA ARABASINI BULDUK”

Yusuf Bilge Tuç’un arabası Ankara GİMAT’a yakın bir yerde, ıssız bir sokakta 10 Ağustos 2019’da bulundu.

Abim kaçırıldıktan sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na, Ankara Emniyeti’ne, insan hakları derneklerine, CİMER’e başvuları 1-2 gün içinde hızlı bir şekilde yaptık. Ama herhangi bir işlem başlatılmadı. Kendi çabalarımızla dördüncü gün abimin arabasını bulduk. GİMAT’a yakın bir yerde ıssız bir sokaktaydı. Kardeşim sokak sokak arayarak buldu. Polisi aradık. Bir kayıp başvurusunun olmadığını söyledi. Ya sistemden silinmiş olacağını ya da böyle bir başvurunun sisteme girilmediğini söyledi. Dördüncü gün tekrar aynı başvurular yapıldı. Maalesef savcının atanması bile 13 gün sürdü. Savcının yaptığı tek şey kayıp şahıs büro amirliğine yazı yazmak oldu. Bu olayı oraya havale etti.

“6 AY OLAY YERİ İNCELEMESİ YAPILMADI”

Şöyle bir terslik var olayda. Abimin arabasını biz bulduktan sonra 3-4 kez olay yeri incelemesi yapılmasını talep ettik. Her seferinde olumsuz cevap verildi. Bunun sebebi de ‘Biz bu işe bakmıyoruz, kayıp şahıs büro amirliği bakıyor’ denildi. Onların da söylediği, ‘Bizim teknik imkanlarımız bu olay için uygun değil, bizim bakmamamız lazım, aslında bu görev bizim olmamalıydı’ diyor.

Hüseyin Galip Küçüközyiğit’in kaçırılmasında da fark etmiştim. Onlar da dosyanın aktarıldığı birim kaçakçılık bürosuydu. Bu ne demek? İşlevsel olmayan bir yere dosya aktarılıyor ve orada bekletiliyor. Parmak izi, kamera kayıtlarının incelemesi, telefon kayıtlarının incelenmesi için bir dilekçe daha verdik savcılığa. Ama hiçbiri dikkate alınmadı.

“TELEFON SİNYALLERİ ARAŞTIRILMADI”

Yapılan birkaç şey var: Kaçırıldıktan 3 ay sonra abimin hattıyla ilgili BTK’dan bilgi istendi. Bu da kişi bilgileriydi. Yani bu hat kime ait diye bilgi istenmiş. Son sinyal verdiği nokta ya da güzergah bilgisi gibi bir yer istenmemiş. Yapılan telefon sinyali incelemesi değil. Olay yeri incelemesini savcılık 6. ayda yapıldı. 6. ayda arabanın üzerinde herhangi bir delil bulmak mümkün değil. Madem 6. ay yapılacaktı, neden ilk bulunduğunda yapılmadı diye soruyor insan.

“AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ ARANIZDA ANLAŞIN DEDİ”

Abim kaçırıldıktan 1 ay sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurduk. AİHM Türkiye’den cevap istedi. Türkiye ‘İncelemeler yapıldı mı?’ sorusuna karşılık ‘yapıldı’ diye cevap veriyor. Olay yeri incelemesini reddettiğine dair bilgiyi AİHM ile paylaşmıyor mesela. Savcının geç atandığını söylemiyor. Tabi ki buna itiraz ettik. “Yeterince araştırma yapılmıyor, bu acil bir durum, öncelik sırasına almalısınız” şeklinde bir başvuruydu. Elimizde yeterli belge olmadığı için öncelik sırasına almadı AİHM.

“İKİ YILDIR AİHM KARARINI BEKLİYORUZ”

Daha sonra ‘Aranızda uzlaşın’ diye bize bir cevap verdi. Türkiye’ye Mayıs 2020’ye kadar süre tanıdı. Normalde bu süre 3 aymış, ancak son dönemde 6 ay olmuş. AİHM 6 ay bunun için bekledi. Daha sonra Türkiye’ye Ekim 2020’ye kadar süre verdi. Türkiye ‘Biz araştırma yapıyoruz’ dedi tekrar. Olay yeri incelemesi yaptık, BTK’ya yazı yazdık diye anlatıyorlar ama hiçbir tarih belirtmiyorlar. AİHM Türkiye’nin bu cevabına karşılık bizden savunma istedi, biz savunmamızı gönderdik. Şu an dosya AİHM önünde 2 yıldır bekliyor.

“BİRLEŞMİŞ MİLLET RAPOR HAZIRLADI”

Birleşmiş Milletlere İnsan Hakları Derneği üzerinden bir başvuru yapıldı. BM’nin Zorla Kaybedilme Birimi var. Onlar sadece rapor tutuyorlar. Bir rapor düzenlediler bununla ilgili olaydan bir yıl sonra. Soruşturmaların geciktirildiği, yeterince araştırma yapılmadığı orada da belirtiliyordu.

“20 MOBESE KAMERASINDAN HİÇBİRİ İNCELENMEDİ”

Gelinen noktada şunu söyleyebilirim. Pozitif bir adım atılmadı. Güzergahı bir elimizle çıkardık verdik. Abimin kullandığı güzergahta 20 MOBESE kaydı olmasına rağmen bir tanesi bile incelenmedi. Bu bile sadece bu olayın araştırmak istenmediğinin, üzerinin kapatılmak istendiğinin bir göstergesi. Bunu başka türlü açıklayamıyorum. Devletin sorumluluğu bunun üzerine gitmek ama herhangi bir şey yapılmadı.

“10 AY DOSYAYA GİZLİLİK KARARI GETİRİLDİ”

10 ay dosyaya gizlilik kararı getirildi. Gizlilik kararı kalktıktan sonra biz şunu öğreniyoruz. Abim hakkında açılan iki dosya vardı. Biri bizim kayıp başvurumuz. Biri de Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında açılan gözaltı kararı. Bu iki dosya 8 ayda 9 kez birleştirilip ayrılıyor. Dosya bir terör birimine, bir kayıp asayiş birimine gidiyor. Yani dosya dolaştırılmış. 10 ay gibi uzun bir süre hiçbir şey öğrenemedik. Bu apaçık bir kaçırılma. Herkes bunun farkında.

“CUMARTESİ ANNELERİ’Nİ ABİM KAÇIRILINCA FARK ETTİM”

Cumartesi Anneleri’ni maalesef abimin başına gelen olaydan sonra fark ettim. Cumartesi Anneleri’nin evlatlarının mezarı için çabalamaları çok acı bir şey. Böyle bir zulüm olamaz. Kaçırılmaların, devletin maalesef muhalifler üzerinde bir yok etme kaybetme çalışması olduğunu herkesin görmesi gerekiyor. Üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen oğlunun öldüğüne inanamayan annelerin halini çok iyi anlayabiliyorum gerçekten. Çünkü bir mezarı yok. Gelecek bir gün diyorsunuz.

“ÖLMÜŞ OLMA İHTİMALİ YÜKSEK AMA ÜMİDİMİ KAYBETMEDİM”

İlk zamanlar bir şekilde abim kurtulmuştur, bir yerlerde saklanıyordur, zamanı geldiğinde ortaya çıkacak diye düşünüyordum. Teknikleri öldürmek değil, işkence yaparak bazı belgelere imza attırmak diye iddialar da duyduk. Sürekli bunu ümit ettik. Annem babam hala ortaya çıkacağını düşünüyorlar.

Ben öteki dünyada inşallah iyi bir yerdedir diye düşünüyorum. İşkence altında ellerinde olmaktansa orada olması daha iyi. Ama ümidimi kaybetmedim. Elimizde başına bir şey geldiğine dair en ufak bir delil yok. Ölmüş olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu düşünüyorum ama yine de o ümidimi bir türlü atamıyorum içimden.

BOLD ÖZEL

Eğitimci Hakan Kanat cezaevinde kanser oldu, yoğun bakımda

24 Temmuz 2016’dan beri tutuklu olan eğitimci Hakan Kanat hapiste tiroid kanseri oldu. Acil olarak Kırşehir’den Ankara’ya sevk edilen Kanat, önceki gün ameliyat edildi. Durumu hakkında henüz ailesine bilgi verilmeyen Kanat, yoğun bakımda yatıyor.

SEVİNC ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Cezaevindeki kanser hastalarının sayısı artıyor. Beş yıldır Kırşehir E Tipi Cezaevinde tutuklu olan 40 yaşındaki Hakan Kanat’a 15 gün önce tiroid kanseri teşhisi konuldu. Kırşehir’den Ankara Sincan Cezaevine sevk edilen ve önceki gün ameliyat edilen Kanat, şu anda Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıd Eğitim ve Araştırma Hastanesi yoğun bakım servisinde yatıyor.

HAPİSTEYKEN İKİ AMELİYAT GEÇİRDİ

Üç yıl önce de uyku apnesi hastalığı nedeniyle de ameliyat edilen Hakan Kanat’ın ailesine her iki ameliyatta da haber verilmedi. Ne Ankara’ya sevk edilirken ne de ameliyat sırasında hiçbir bilgi alamadıklarını söyleyen Hakan Kanat’ın eşi, “29 Eylül’de Kırşehir’de eşime biyopsi yapıldı, kanser olduğunu öğrendik. Durumunu sormak için Kırşehir Cezaevini arıyoruz, ‘burada, iyi’ diyorlar. Dün de aradım, aynı şeyi söylediler. Aynı gün içinde öğreniyoruz ki Ankara’ya sevk edilmiş, hatta ameliyat edilmiş.” dedi.

Ölümcül hastalığa yakalanan bir insana ve kendilerine yapılan bu muamelenin insani ve hukuki olmadığını belirten eşi, “‘Neden doğru bilgi verilmediğini sorunca telefonu yüzümüze kapatıyorlar. Nerede olduğunu, başına ne geldiğini öğrenmek hakkımız değil mi?” ifadelerini kullandı.

GEÇEN  YIL BABASI BU YIL ANNESİ VEFAT ETTİ

Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında 24 Temmuz 2016’da tutuklanan Hakan Kanat, Bylock, Bank Asya hesabı, çocuğunu KHK ile kapatılan okullara gönderme ve Kırşehir’de kapatılan bir öğrenci yurdunda müdürlük yaptığı için 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak Yargıtay, verilen cezayı fazla bulduğu için kararı bozdu. 2 Kasım 2121’de tekrar mahkemeye çıkacak olan Kanat evli ve iki çocuk babası. Üst üste üzüntüler yaşayan Kanat’ın geçen yıl babası, birkaç ay önce de annesi vefat etmişti.

CEZAEVİNDEKİ KANSERLİ HASTALAR

İnsan Hakları Derneği’nin 31 Mart 2020’de açıkladığı son rapora göre Türkiye cezaevlerinde 590’ı ağır hasta olmak üzere toplam 1564 hasta mahpus bulunuyor. Kanser gibi ölümcül bir hastalıkla mücadele eden birçok hasta mahpus da var. Bold Medya’nın araştırmasına göre Temmuz 2016’dan bu yana yaklaşık 50 kişi cezaevlerinde kanser olduktan sonra hayatını kaybetti.

4. evre kanser hastası Ayşe Özdoğan (Antalya L Tipi), Gülden Aşık (Bandırma), Fatımatüzzehra Babacan (Afyon), HDP eski milletvekili Hatice Kocaman (Diyarbakır), Ahmet Polat Önel (Kandıra), Yusuf Özmen (Erzurum), Abdülaziz Örpek (Diyarbakır), Ahmet Karakuş (Manisa), Rıdvan Yıldız (Silivri), Yasin Akaslan (Kırıkkale), Veysel Alıcı (Konya) bilinen tutuklu kanser hastalarından bazıları.

Hakan Kanat’ın kızı.

4 yılda tam 41 insan Türkiye cezaevlerinde kanser olup öldü

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Oya Baydar: Türkiye’ye döneceğim, o yüzden dikkatli konuşacağım

Sürgün yıllarını geçirdiği Frankfurt’a 40 yıl sonra bu kez Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı’na katılımcı olarak gelen Oya Baydar, “Türkiye’ye döneceğim için dikkatli konuşacağım. Çünkü Türkiye’de yazıyorum” kaydını düşerek Bold’un sorularını cevapladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Üç darbe gördü, defalarca tutuklandı, işkenceye uğradı… 1980 darbesinden sonra 12 yıl Almanya’da yaşamak zorunda kalan Türkiye’nin en önemli edebiyatçılarından Oya Baydar, tüm yaşadıklarıyla bugünü karşılaştırınca, “Bunu söylemek çok acı bir şey ama Türkiye’nin koşulları bütün o dönemlerden daha kötü.” diyor.

KulturForum-Turkei Deutschland derneğinin davetlisi olarak Almanya’ya gelen Oya Baydar, 20 Ekim’de başlayan 73. Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki ilk konuşmasını dün yaptı. Bugün (22 Ekim 2021) 3. salonda saat 16.45’te “Türkiye’de Basın Özgürlüğü” başlıklı ikinci konuşmasını yapacak.

KENDİMİZİ AÇIK HAVA HAPİSHANESİNDE HİSSEDİYORUZ

Kültür Bakanlığı’nın 15 gün önce katılmaktan vazgeçtiği Frankfurt Kitap Fuarı‘na gelebilen birkaç yazardan biri olan Baydar, ülkenin geldiği durumu, gergin atmosferi ve aydınların, yazarların üzerindeki baskıyı anlattı. Otosansür uyguladığını ifade eden Baydar, “Kendimizi açık hava hapishanesinde gibi hissediyoruz. Boğuluyoruz” dedi.

Fuar alanında yaptığı konuşmasına başlarken Türkiye’ye dönecek bir yazar olarak dikkatli konuşacağını söyleyen Baydar, “Türkiye’ye döneceğim. O yüzden dikkatli konuşacağım. Siz satır aralarını anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’de yazıyorum. Bu bile size Türkiye’deki durumun nasıl olduğunu anlatsın.” dedi. Avrupa ülkelerinden özellikle Almanya’dan yeterince dayanışma göremediklerini de belirtti.

EMİNE ERDOĞAN İÇİN DUVARLARA AYIP ŞEYLER YAZILMIŞTI, OSMAN HEPSİNİ SİLDİRTTİ

Köşe yazılarında AKP’li kadın siyasetçilere ve Emine Erdoğan’a seslenen yazılar yazan Baydar, ülkede hukukun değil, keyfiliğin hüküm sürdüğünü vurguladı. Yakın arkadaşı Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak’ın iktidarın rehineleri olarak hapiste olduklarını belirten Bayar, “Osman çok yakın arkadaşım. Onun hakkındaki davada hiçbir şey yok. Gezi diye tutturuyorlar. Osman Gezi’de bütün aşırı olayları bastırmaya çalıştı. Hatta şu var. Emine Hanım (Erdoğan) için çok ayıp şeyler yazılmıştı duvarlara. Osman, adam tuttu, o duvarlardaki yazıları sildirtti.” dedi.

Baydar, Türkiye’nin geleceğinden pek umutlu değil ama gençlere ümitlerini kesmemelerini tavsiye ediyor, “Türkiye’ye giremeyen arkadaşlarımızın dönebileceği, bizlerin de meramını daha rahat anlatabileceği günler gelebilir.” diyor.

80 darbesinden sonra Frankfurt’ta yaşamak zorunda kaldınız. O dönemde olaylar nasıl gelişti?

Bir konferans, bir toplantı için 3-4 günlüğüne yurt dışına çıkmıştım. O sırada 9 aylık olan çocuğumu anneme bırakmıştım. Bir otel odasında, sabah birden telefon çaldı. Sabah çok erken çalan telefonları hiç sevmem. Saat 6’ydı. Bir arkadaşım arıyordu. “Ne zaman dönüyorsun?” diye sordu. İki gün sonra dönecektim. “Türkiye’de darbe oldu, nah dönersin” dedi. Otelin yeşil, uzun bir bahçesi vardı. Şöyle bir baktım oraya. Oya kaldın burada, dedim.

Eşiniz de burada mıydı?

O zaten benden önce yurt dışına çıkmıştı. Frankfurt’taydı. O zaman Politika gazetesinin genel yayın yönetmeniydi. 70’lerde, 80’lerde yayınlanan Politika gazetesi vardı. Daha sonra kapatıldı. Aydın (Engin) tutuklandı. Tahliye edildiğinde yurt dışına çıkmıştı. O zaman, şimdiki gibi bu kadar sıkı değildi Türkiye. Böyle bir macerayla başladı ve 11,5 yıl sürdü. 1992’de dönebildik.

Almanya’da çalıştınız mı, oğlunuzu getirtebildiniz mi?

Kasımda annem getirdi. Yeşil pasaportu vardı. Tabi ben de çalıştım. Önce evde örgü ördüm. Üniversite mezunu Almanlardan ve akademisyenlerde oluşan iyi bir çevremiz vardı. Sonra Türkçeye yapılan çevirileri redakte etmeye başladım. Almancayı biraz daha öğrenince SPD’nin Türklere danışmanlık veren bir firması vardı. Oraya girdim. Aydın da şoförlük yaptı. Bir bakıma en çok paramız olan bir dönemdi. Şimdikinden daha iyiydi.

Yabancı bir ülkede yaşamak zorunda kalmak, o mecburiyet, bu duyguları nasıl aşabildiniz?

Şöyle oluyor: Hep bavullarınızın üzerinde oturur gibi bir dönem yaşıyorsunuz. Sonra yavaş yavaş, istemediğiniz halde alışıyorsunuz. Kedi aldım, çiçekler, saksılar aldım. Kedi yerleşik hayvandır. Kedi alınca “Oya yerleştiğini kabul ediyorsun galiba.” dedim. Ama geri dönebilmek için hep bir gelişme bekledik.

Nasıl döndünüz?

1991’de kısmi af oldu. Özal dönemi. Hem eşimin hem benim 30 yıla varan davalarımız vardı ve bir kısmı da mahkumiyetle sonuçlanmıştı. Af gelince bazı maddeler değişti. 1991’de önce eşim döndü. Birkaç ay sonra biz de döndük. Aradan 40 sene geçmiş. Yeniden Frankfurt’tayım. Türkiye’de hiçbir şey tarih olmuyor. Hep yeniden kısır bir döngü yaşıyoruz.

Türkiye’ye dönerken bir düzelme olacağını düşünüyor muydunuz?

Türkiye bütün sorunlarıyla ortadaydı. Yine sömürünün olduğu kapitalist bir ülkeydi ama ümidimiz de vardı. Demokratikleşme adına kısmi de olsa bir değişiklik olabilir diye düşünüyorduk. AKP iktidara geçeceği sırada o AKP, bu AKP asla değildi. Aslı buymuş galiba. Hata yaptığımı, bu aslı görmediğimi düşünüyorum.

AKP’yi desteklediğiniz için sizi de çok eleştirdiler değil mi.

Ben AKP’yi değil ama Anayasa, referandum gibi konularda getirdiği açılımları destekledim. Askeri, laikçi Kemalist vesayeti sona ereceğini ve ikinci sınıf vatandaşların ortadan kalkacağını düşündük. Ben laik bir kadınım, ayrıca da cumhuriyete inan biriyim o ayrı. Vesayet, baskı bunlar ayrı. Şimdi Kürtler ikinci sınıf vatandaş, o zaman da hem Türkler hem Müslüman muhafazakar kesim ikinci sınıf vatandaştı. Bunlar benim kabul edebileceğim şeyler değil. Üstelik ben de o mahalleden geliyorum. Bir toplumsal uzlaşma olabilir, aramızda yaratılmış olan büyük uçurumlar belki kapanabilir diye umut ettik.

ÇOK UMUDUM YOK

Herkes aynı şekilde umut etmişti. Epey de yol alındı ama sonra geriye dönüldü. Bundan sonrası için umut var mı? 

Çok umudum yok. Eskiden daha umutluydum. Ama yeniden bir hayal kırıklığı yaşadık. Şunu söyleyebilirim, yaşadığımız bu günlerde, askeri vesayet değil ama başka vesayetler başladı. Bu vesayet dediğimiz şey, bu otokratik rejim gerçekten de Türkiye’de demokrasinin kolay kolay gelemeyeceğini bize gösteriyor. Halkımız da demokrasi mücadelesini, demokrasiyi çok hazmetmiş değil. Mevcut iktidar kendi bekası için aramıza soktuğu kanlarla bizi iyice güçsüzleştirdi. Demokratik yöntemlerle Türkiye’yi idare etmeleri mümkün değil. Halbuki Türkiye’nin önemli bir kesimi hak diyor, adalet diyor, demokrasi diyor ama bu mücadeleyi veremiyor. Muhalefet ise herkesi kendi çevresinde toplayamıyor, her şeyi içselleştiremiyor. Yani Kürtler şurada, Müslümanlar burada çabalanıyor ama çok zor.

Son kitabınız “80 Yaş Zor Zaman Günlükleri” pek çok insana sizinle aynı duyguları hissettirmişti.

Yaşınız arttıkça daha umutsuz oluyorsunuz ama siz çok gençsiniz. Sizler göreceksiniz muhtemelen. Benim gibi hissetmeyin. Sizin daha zamanınız var. Yani bir cennet olmayacak ama mesela Türkiye’ye giremeyen arkadaşlarımızın dönebileceği, bizlerin meramını daha rahat anlatabileceği günler gelebilir. Türkiye’de tarih bir türlü geçmiş olamıyor, evet maalesef tarih tekerrür ediyor ama umudumuzu kesmeyelim.

AKP’li kadınlara Emine Erdoğan’a, Özlem Zengin’e seslenen yazılar yazdınız son dönemde. Bir geri dönüş oldu mu? Nasıl karşıladılar? 

Hayır, hiç olmuyor. Bazen bir küçük davayla karşılaşabiliyorsunuz. Ama başım şu anda çok fazla dertte değil. Eşimin yasağı var. Hala devam eden Cumhuriyet davası nedeniyle yurt dışına çıkamıyor. Her kelimemizi düşünerek yazmak zorundayız. Ben sert yazılar yazıyorum ama her sözcüğünü çok düşünerek yazıyorum. Bu başlı başına zaten sanatın, düşüncenin, yazının düşmanıdır. Özgürlükler olmadan, sanatçılar, yazarlar kendilerini özgür ve güvende hissetmeden tabi ki istedikleri gibi bir üretim yapmaları mümkün değil.

AYDINLAR BOĞULUYORUZ DİYOR

Yazılarınız makul ve yerinde eleştirilerdi, size de mi dava açacaklar? 

Kimin hakkında açmıyorlar ki. Mesela şu fotoğraflardaki (Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak) insanlar bunu hiç hak etmediler. Osman çok yakın arkadaşım. Onun hakkındaki davada hiçbir şey yok. Gezi diye tutturuyorlar. Osman Gezi’de bütün aşırı olayları bastırmaya çalıştı. Hatta şu var. Emine Hanım (Erdoğan) için çok ayıp şeyler yazılmıştı duvarlara. Osman, adam tuttu, o duvarlardaki yazıları sildirtti. Olaylar başka taraflara yönlendirilmesin diye.

Osman Kavala’dan intikam mı alınıyor? 

Türkiye’ye dönecek biri olarak, aşırı bir şey söylemeyeyim ama Türkiye’de yasalar ve hukuk değil keyfilik hüküm sürüyor. Bu keyfilik nerelerden kaynaklanıyorsa Osman’da bu çok belirgin bir şekilde var. Osman bir çeşit rehine olarak tutuluyor. Neyin rehinesi o da belli değil. Arkamdaki fotoğraflar aslında benim söyleyeceklerimi çok iyi anlatıyor. Hepsi için şunu söyleyebilirim üçü de tamamen keyfi bir şekilde tutuklu. Bir suçları bir günahları yok. Onlar için iktidarın rehineleri diyebiliriz. Bu üç isim sadece sembol, binlerce insan cezaevinde. Türkiye’de kendimizi bir açık hava hapishanesinde gibi hissediyoruz. Gerçekten de Türkiye’nin havası son derece gergin. Özellikle aydınlar, demokratlar, gazeteciler, sanatçılar, düşünen insanlar bir çeşit boğulma hissiyle karşı karşıya. Boğuluyoruz diyorlar. Abarttığımı sanmayın. Yani bazen yurt dışına çıkınca ülkedeki durum abartılır. Abartmıyorum.

TÜRKİYE’NİN KOŞULLARI DARBE DÖNEMLERİNDEN DAHA KÖTÜ

Siz Türkiye’de pek çok dönem yaşadınız, 1970’li yıllarda işkence gördünüz. O günleri yaşamış bir yazar olarak bugünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye gibi bir ülkede 81 yaşına kadar gelmişseniz ve aydınsanız, siyasetle de ilgiliyseniz, çok şey görür çok şey yaşarsınız. Bende 3 darbe hatta 3 buçuk darbe bir de post modern darbemiz oldu. 3,5 darbe atlattım. Bunların hepsinde ya tutuklandım ya yurt dışına çıkmak zorunda kaldım. Hepsinin acısını yaşadım. Ve şunu söyleyeyim. Bugün Türkiye’nin koşulları bütün o dönemlerden daha kötü. Çok acı bir şey bunu söylemek. Demokrasi, özgürlük, hak ve özgürlükler, o dönemlerden çok daha geriye gitmiş durumda. Şimdi ben Türkiye’ye döneceğim. O yüzden konuşurken dikkatli konuşacağım. Siz satır aralarını anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’de yazıyorum. Ama bu bile size Türkiye’deki durumun nasıl olduğunu anlatsın.

Frankfurt Kitap Fuarı açıldı: Sürgündeki gazeteciler tutsak meslektaşlarını anlatacak

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Türkiye, dünyanın en büyük kitap fuarında yok

Kültür ve Turizm Bakanlığı, bugün başlayan Frankfurt Kitap Fuarı’na 2 hafta önce katılmaktan vazgeçti. 110 ülkeden 7 bin 140 yayıncının yer aldığı fuarda Türkiye’den sadece Birgün Yayıncılık katıldı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Kültür Bakanlığı ve Türkiye Yayıncılar Birliği, tüm dünyadan yazar ve yayıncıların yer aldığı Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı’na (Frankfurt Buch Messe) katılmaktan iki hafta önce vazgeçti.

Kanada’nın konuk ülke olduğu fuarda yabancı ülkelerin stantları 4. salonda bulunuyor. Ağırlıklı olarak İtalya, Fransa, İspanya ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden yayıncıların yer aldığı fuarda Türkiye sadece Birgün Yayıncılık ile temsil ediliyor. Edinilen bilgiye göre Kültür Bakanlığı, iki hafta önce fuar yönetimini arayarak rezervasyon yapılan stantları iptal etti.

Fuarda özellikle Arap ülkelerinden gelen yayıncıları devasa stantları dikkat çekiyor. 22-28 Mayıs 2022’de gerçekleştirilecek Abu Dhabi Kitap Fuarı için ayrı bir stant açılarak, kitap fuarının içinden fuar tanıtımı yapılıyor.

Yayıncılık trendlerinin belirlendiği, dünyanın en büyük fuarı olarak görülen Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı, geçen yıl koronavirüs salgını nedeniyle iptal edilmiş, oturumlar online gerçekleştirilmişti.

20-24 Ekim tarihleri arasında düzenlenen bu yılki fuar da kısmen korona kısıtlamalarının gölgesinde geçiyor. Ancak yazar-yayıncı ve okur buluşmaları gerçekleştiriliyor. Bu nedenle bu yılki fuarın sloganı “Frankfurt’a tekrar hoş geldiniz” olarak belirlendi. www.frankfurtbuchmesse.com

Fuarın bu yılki konuk ülkesi Kanada.

Frankfurt Kitap Fuarı açıldı: Sürgündeki gazeteciler tutsak meslektaşlarını anlatacak

Okumaya devam et

Popular

Shares