Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Karantina hücresinden cenazesi çıktı: Plastik sandalyede ölüm!

KHK’lı polis Mustafa Kabakçıoğlu, 4 yıl tutuklu kaldığı cezaevindeki karantina hücresinde plastik sandalyenin üzerinde böyle can verdi: Başı arkaya düşmüş, tırnakları morarmış, elleri bacaklarının üzerinde oturur vaziyette…

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu, 29 Ağustos 2020’de Gümüşhane Cezaevindeki karantina hücresinde hayatını kaybetti. 44 yaşındaki ihraç polisin öldüğü gün çekilen olay yeri fotoğrafları, cezaevi doktoruna yazdığı son dilekçe ve 4 yıldır tuttuğu günlüklere Bold Medya ulaştı. Kabakçıoğlu’nun plastik sandalye üzerinde can verdiğini gösteren fotoğraflar, yaşamak zorunda bırakıldığı kötü şartları da gözler önüne seriyor.

Gardiyanlar KHK’lı Kabakçıoğlu’nu sabah bu şekilde bulduklarını belirttiler ve dosyaya olay yeri fotoğrafı olarak bu kareler girdi.

GARDİYANLAR BULDU

Gardiyanlar, 29 Ağustos 2020 sabahı 05.45’te hücrenin bahçe kapısını açtıklarında KHK’lı komiser Mustafa Kabakçıoğlu’nu sandalyede tek başına oturur vaziyette ve başı arkaya düşmüş şekilde bulduklarını söyledi. Fotoğraflarda Kabakçıoğlu’nun başı arkaya düşmüş, tırnakları morarmış, elleri dizlerine paralel bir şekilde oturur vaziyette görülüyor. Siyah tişörtünün üzeri ise tozlu. Kurum doktorunun aktardığına göre Kabakçıoğlu’nun 02.00-03.00 arasında öldüğü tahmin ediliyor. Gece ne yaşadığı bilinmiyor. Acil butonuna basıp basmadığı bir muamma. Sandalyede ölüp ölmediği ailesi tarafından şüphe ile karşılanıyor.

Olay yerine ait çekilen fotoğraflarda Kabakçıoğlu’nun yaşamak zorunda bırakıldığı kötü ortam da görülüyor. Merdiven altında bir yer yatağında yatmak zorunda kalan Kabakçıoğlu’nun kaldığı hücrenin duvarlarının boyaları dökülmüş, mutfak kısmı ise oldukça bakımsız durumda. Kabakçıoğlu’nun yatağının hemen kenarında tüm hücrenin kullandığı alaturka tuvalet var.

Mustafa Kabakçıoğlu, 90 kilo girdiği cezaevinde 50 kiloya kadar düştü.

KARANTİNA HÜCRESİNDE 9 GÜN TEK BAŞINA

Astım ve şeker hastası olan Kabakçıoğlu, 2017’de cezaevindeyken şeker hastası da oldu. Hücrede iki kez düşüp şuurunu kaybetti. Birçok kez dilekçe yazıp hastaneye gitmeyi talep etti. Bu süreçlerde hep hak ihlalleriyle karşılaştı. (Yarın yayınlayacağımız günlüklerinde bu hak ihlallerine yer vereceğiz.)

20 Ağustos 2020 Perşembe günü ise öksürüğü arttığı için korona şüphesiyle karantina hücresine kapatıldı. O gün aynı zamanda eşiyle son konuşmasını yapmıştı. Genç komiser yardımcısı 9 gün boyunca tek başına D-2 hücresinde yaşadı. O hücresinde sabaha kadar öksürdüğü ve hayatını öyle kaybettiği iddia edilmişti. Öldüğü gün Trabzon Adli Tıp Kurumunda yapılan test sonucu negatif çıktı. Korona şüphesiyle kapatıldığı hücresinden cenazesi çıktı ancak koronavirüs kapmadığı kayıtlara geçti.

SON DİLEKÇESİNİ ÖLMEDEN 2 GÜN ÖNCE YAZDI

Mustafa Kabakçıoğlu son dilekçesini ölmeden 2 gün önce, 27 Ağustos 2020’de yazdı. Ağzı ve ayağı uyuştuğu için kalem tutamayan ve sağlık durumunu güçlükle kayda geçirdiğini ifade eden Kabakçıoğlu, verilen ilaçların yan etki yaptığını söylüyor. Ağzında ve bacağında aşırı şişme olduğunu ifade ediyor ve adeta öleceğini haber veriyor:

“HİÇBİR İŞLEMİMİ YAPAMIYORUM”

“Vermiş olduğunuz ilaçları düzenli olarak kullanmaktayım. Ancak ilaçların yan etki yaptığını düşünüyorum. Özellikle sol ağzım, sol bacağımda aşırı ŞİŞME oldu. Yürüyüş ve konuşma sıkıntısı yaşıyorum. Bu dilekçeyi yazarken kolumda uyuşukluk yaşıyorum. Bel altı hareket özgürlüğümü sağlayamıyorum. Hiçbir işlemimi yapamıyorum. Saygılarımla arz ederim.”

Dilekçede kurum doktorunun da notu görülüyor. Dr. S.Y. notunda hastayı sevk ettiğini söylüyor ve muhakkak hastaneye götürülmesini öneriyor: “Dahiliye sevkini yaptım. İleri tetkiklerle değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Sevke gitmesini muhakkak öneriyorum. Ayrıca dün sevk ve reçete yazdım. İlaçları da kullan.” 

Ancak doktorun bu notu, Kabakçıoğlu’nun ölümünden önce mi yok sonra mı düştüğü belli değil.

Mustafa Kabakçıoğlu’nun son dilekçesi, 27 Ağustos 2020, Gümüşhane E Tipi Cezaevi.

ÖNEMLİ BİR TARİH: 27 AĞUSTOS 2020

27 Ağustos 2020 tarihi Kabakçıoğlu’nun vefatında dikkat çeken bir tarih. Yukarıda gördüğünüz son dilekçesini o gün yazıyor. Aynı gün kurum doktoru, sağlık memuru, iki infaz koruma memuru, Mustafa Kabakçıoğlu’nun hastaneye gitmek istemediğine dair tutanak tutup imzalıyor. Defalarca dilekçe yazıp ölümünü haber veren bir insan neden hastaneye gitmek istemediği bir soru işareti. Hastaneye gitmek istemediğine dair kendisi tarafından imzalanmış herhangi bir belge de ortada yok. O gün ayrıca ailesiyle haftalık telefon görüşmesi yapması gerekiyor, ancak ailesini de aramıyor. Eşi 28 Ağustos cuma günü Gümüşhane Cezaevini arıyor. “Dün eşimin telefon günüydü. Bizi aramadı” diye ama telefondaki memur ‘bilgi veremiyoruz’ diyor. Ertesi sabah da ölüm haberi için arıyorlar.

27 Ağustos 2020’de tutulan tutanakta kurum doktorunun, sağlık memurunun ve iki gardiyanın imzası bulunuyor. Tutanakta Kabakçıoğlu’nun hastaneye gitmek istemediği yazılmış. Ancak komiser yardımcısının böyle bir dilekçesi mevcut değil.

AKŞAM YEMEĞİ ÇÖP KUTUSUNUN ÜZERİNDE DURUYOR

Hücrede tek başına tutulan Kabakçıoğlu, son akşam yemeğinin hiçbirini yememiş. Mercimek çorbası, patlıcan kızartması ve yoğurttan oluşan yemekler bir çöp kutusunun üzerinde duruyor. Diğer kutunun kapağında bir yumurta görülüyor. Yatağı ise iki katlı olan hücrenin merdiven altında. Üzerinde mavi renkli bir örtü ve sarı battaniye var. Mutfak tezgahı çeşitli kutular ve tencerelerle dolu. Etrafta ise dağınık halde tuvalet kağıtları ve su şişeleri bulunuyor.

Fotoğraflarda hücrenin yatakhane olarak kullanılan üst katının da boş olduğu anlaşılıyor. Kabakçıoğlu burayı Kuran-ı Kerim okumak için kullanmış. Şeftali yediği meyve tabağı da yine üst kattaki ranzaların üzerinde duruyor.

Kabakçıoğlu, hücrede yemek masası olarak çöp tenekesini kullanabiliyordu.

Günlüklerinde yazdığına göre daha önce merdivenlerden düşerek bilincini kaybeden Mustafa Kabakçıoğlu’nun hem yalnız olduğu için hem de tekrar düşme korkusu yaşadığı için yatağını merdiven altına kurduğu düşünülüyor.

Karantina hücresine dönüştürülen D-2 koğuşunun üst katı. Ranzalar boş. Mustafa Kabakçıoğlu’nun burayı Kuran-ı Kerim okumak için kullandığı anlaşılıyor. Yanında bir rulo tuvalet kağıdı ve bir tabak içinde yarım kalmış şeftalisi duruyor.

OTOPSİ YAPILDI, ÖLÜM NEDENİ İKİ AY SONRA AÇIKLANACAK

Mustafa Kabakçıoğlu’nun otopsisi yapıldı, ölüm nedenine dair resmi raporun ise iki ay sonra çıkması bekleniyor. Gümüşhane Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunan Kabakçıoğlu ailesi, iki çocuk sahibi genç komiserin ölümünden kimler sorumlu ise bulunmasını ve cezalandırılmasını istiyor. 15 Eylül’de cezaevi savcısıyla görüşen aileye bir gün sonra basın açıklaması yapılacağı söylendi, ancak bugüne kadar kimseden ses çıkmadı.

Kabakçıoğlu’nun ölümüyle ilgili cevapsız birçok soru var. 05.45 sayım saati olmamasına rağmen neden görevlilerin hepsi koğuşa geldi. Koridorun kamera kayıtları neden aileye verilmedi? Hastane, 122 ve tedavi ile belgeler istenmesine rağmen neden gönderilmedi?

Mustafa Kabakçıoğlu, ilk görev yeri İstanbul olmak üzere birçok ilde başarılarından dolayı takdirname ve plaketlerle ödüllendirilmiş.

MESLEK HAYATI ÖDÜLLERLE DOLU

Cemaat soruşturmaları kapsamında 26 Temmuz 2016’da tutuklanıp Gümüşhane E Tipi Kapalı Cezaevine gönderilen Mustafa Kabakçıoğlu, 1 Eylül 2016’da  çıkarılan ilk KHK ile mesleğinden ihraç edildi. Kabakçıoğlu ilk görev yeri İstanbul’da da son görev yerlerinden Artvin İstihbarat Şube’de de takdirnameler, plaketler aldı. Meslek hayatı başarılarla dolu olmasına rağmen 2014’te Artvin’den Giresun Şebinkarahisar’a sürgün edildi. Hem bölümünden alındı hem de rütbesi söküldü. Ancak 2015 yılında açtığı davayla komiser yardımcılığı rütbesini geri aldı.

BAĞIŞTA BULUNMASI SUÇ SAYILDI

Kimse Yok mu Derneğine bağışta bulunduğu için, evinde dini sohbetler yapıldığını söyleyen yakın arkadaşının ifadeleri ve içeriği bulunmayan, kendisinin kullandığına dair bir delili de olmayan Bylock programı nedeniyle 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası Yargıtay tarafından onaylanan Kabakçıoğlu, Mart 2021’de tahliye olacaktı.

Cezaevinde 4 yıl boyunca sağlık sorunlarıyla mücadele ederken bir yandan da eğitimine yatırım yaptı. Açıköğretim Fakültesi İşletme bölümünü yüksek puanla tamamladı. Hedefinde komiser olmak vardı. Ancak komiserlik sınavlarına bir türlü giremedi. Hapiste bir de bu sınavlara girebilmek için mücadele etti, açtığı davaların bir türlü sonu gelmedi. Hep ertelendi.

YARIN: KÖTÜ MUAMELEYE MARUZ KALDIĞINI ANLATTIĞI CEZAEVİ GÜNLÜKLERİ

* Bu yaşadıklarım bana ders, size de dert olsun.

* Tutuklu bulunmam sebebiyle sağlık kontrollerimi yaptıramıyor ve sağlıklı yaşayamıyorum.

* 112 görevlileri, bu hastanın hastaneye gitmesi gerektiğini söylüyor. Görevli gardiyanlar ise bizim başka işlerimiz var deyip duruyorlardı.  

* Bize bunları layık görenleri Allah’a sevk ediyorum. Hakkımı helal etmiyorum ve etmeyeceğim. 

Tutuklu öğrenci Miraç Saltek cezaevinde virüs kaptı

 

BOLD ÖZEL

Eğitimci Hakan Kanat cezaevinde kanser oldu, yoğun bakımda

24 Temmuz 2016’dan beri tutuklu olan eğitimci Hakan Kanat hapiste tiroid kanseri oldu. Acil olarak Kırşehir’den Ankara’ya sevk edilen Kanat, önceki gün ameliyat edildi. Durumu hakkında henüz ailesine bilgi verilmeyen Kanat, yoğun bakımda yatıyor.

SEVİNC ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Cezaevindeki kanser hastalarının sayısı artıyor. Beş yıldır Kırşehir E Tipi Cezaevinde tutuklu olan 40 yaşındaki Hakan Kanat’a 15 gün önce tiroid kanseri teşhisi konuldu. Kırşehir’den Ankara Sincan Cezaevine sevk edilen ve önceki gün ameliyat edilen Kanat, şu anda Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıd Eğitim ve Araştırma Hastanesi yoğun bakım servisinde yatıyor.

HAPİSTEYKEN İKİ AMELİYAT GEÇİRDİ

Üç yıl önce de uyku apnesi hastalığı nedeniyle de ameliyat edilen Hakan Kanat’ın ailesine her iki ameliyatta da haber verilmedi. Ne Ankara’ya sevk edilirken ne de ameliyat sırasında hiçbir bilgi alamadıklarını söyleyen Hakan Kanat’ın eşi, “29 Eylül’de Kırşehir’de eşime biyopsi yapıldı, kanser olduğunu öğrendik. Durumunu sormak için Kırşehir Cezaevini arıyoruz, ‘burada, iyi’ diyorlar. Dün de aradım, aynı şeyi söylediler. Aynı gün içinde öğreniyoruz ki Ankara’ya sevk edilmiş, hatta ameliyat edilmiş.” dedi.

Ölümcül hastalığa yakalanan bir insana ve kendilerine yapılan bu muamelenin insani ve hukuki olmadığını belirten eşi, “‘Neden doğru bilgi verilmediğini sorunca telefonu yüzümüze kapatıyorlar. Nerede olduğunu, başına ne geldiğini öğrenmek hakkımız değil mi?” ifadelerini kullandı.

GEÇEN  YIL BABASI BU YIL ANNESİ VEFAT ETTİ

Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında 24 Temmuz 2016’da tutuklanan Hakan Kanat, Bylock, Bank Asya hesabı, çocuğunu KHK ile kapatılan okullara gönderme ve Kırşehir’de kapatılan bir öğrenci yurdunda müdürlük yaptığı için 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak Yargıtay, verilen cezayı fazla bulduğu için kararı bozdu. 2 Kasım 2121’de tekrar mahkemeye çıkacak olan Kanat evli ve iki çocuk babası. Üst üste üzüntüler yaşayan Kanat’ın geçen yıl babası, birkaç ay önce de annesi vefat etmişti.

CEZAEVİNDEKİ KANSERLİ HASTALAR

İnsan Hakları Derneği’nin 31 Mart 2020’de açıkladığı son rapora göre Türkiye cezaevlerinde 590’ı ağır hasta olmak üzere toplam 1564 hasta mahpus bulunuyor. Kanser gibi ölümcül bir hastalıkla mücadele eden birçok hasta mahpus da var. Bold Medya’nın araştırmasına göre Temmuz 2016’dan bu yana yaklaşık 50 kişi cezaevlerinde kanser olduktan sonra hayatını kaybetti.

4. evre kanser hastası Ayşe Özdoğan (Antalya L Tipi), Gülden Aşık (Bandırma), Fatımatüzzehra Babacan (Afyon), HDP eski milletvekili Hatice Kocaman (Diyarbakır), Ahmet Polat Önel (Kandıra), Yusuf Özmen (Erzurum), Abdülaziz Örpek (Diyarbakır), Ahmet Karakuş (Manisa), Rıdvan Yıldız (Silivri), Yasin Akaslan (Kırıkkale), Veysel Alıcı (Konya) bilinen tutuklu kanser hastalarından bazıları.

Hakan Kanat’ın kızı.

4 yılda tam 41 insan Türkiye cezaevlerinde kanser olup öldü

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Oya Baydar: Türkiye’ye döneceğim, o yüzden dikkatli konuşacağım

Sürgün yıllarını geçirdiği Frankfurt’a 40 yıl sonra bu kez Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı’na katılımcı olarak gelen Oya Baydar, “Türkiye’ye döneceğim için dikkatli konuşacağım. Çünkü Türkiye’de yazıyorum” kaydını düşerek Bold’un sorularını cevapladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Üç darbe gördü, defalarca tutuklandı, işkenceye uğradı… 1980 darbesinden sonra 12 yıl Almanya’da yaşamak zorunda kalan Türkiye’nin en önemli edebiyatçılarından Oya Baydar, tüm yaşadıklarıyla bugünü karşılaştırınca, “Bunu söylemek çok acı bir şey ama Türkiye’nin koşulları bütün o dönemlerden daha kötü.” diyor.

KulturForum-Turkei Deutschland derneğinin davetlisi olarak Almanya’ya gelen Oya Baydar, 20 Ekim’de başlayan 73. Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki ilk konuşmasını dün yaptı. Bugün (22 Ekim 2021) 3. salonda saat 16.45’te “Türkiye’de Basın Özgürlüğü” başlıklı ikinci konuşmasını yapacak.

KENDİMİZİ AÇIK HAVA HAPİSHANESİNDE HİSSEDİYORUZ

Kültür Bakanlığı’nın 15 gün önce katılmaktan vazgeçtiği Frankfurt Kitap Fuarı‘na gelebilen birkaç yazardan biri olan Baydar, ülkenin geldiği durumu, gergin atmosferi ve aydınların, yazarların üzerindeki baskıyı anlattı. Otosansür uyguladığını ifade eden Baydar, “Kendimizi açık hava hapishanesinde gibi hissediyoruz. Boğuluyoruz” dedi.

Fuar alanında yaptığı konuşmasına başlarken Türkiye’ye dönecek bir yazar olarak dikkatli konuşacağını söyleyen Baydar, “Türkiye’ye döneceğim. O yüzden dikkatli konuşacağım. Siz satır aralarını anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’de yazıyorum. Bu bile size Türkiye’deki durumun nasıl olduğunu anlatsın.” dedi. Avrupa ülkelerinden özellikle Almanya’dan yeterince dayanışma göremediklerini de belirtti.

EMİNE ERDOĞAN İÇİN DUVARLARA AYIP ŞEYLER YAZILMIŞTI, OSMAN HEPSİNİ SİLDİRTTİ

Köşe yazılarında AKP’li kadın siyasetçilere ve Emine Erdoğan’a seslenen yazılar yazan Baydar, ülkede hukukun değil, keyfiliğin hüküm sürdüğünü vurguladı. Yakın arkadaşı Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak’ın iktidarın rehineleri olarak hapiste olduklarını belirten Bayar, “Osman çok yakın arkadaşım. Onun hakkındaki davada hiçbir şey yok. Gezi diye tutturuyorlar. Osman Gezi’de bütün aşırı olayları bastırmaya çalıştı. Hatta şu var. Emine Hanım (Erdoğan) için çok ayıp şeyler yazılmıştı duvarlara. Osman, adam tuttu, o duvarlardaki yazıları sildirtti.” dedi.

Baydar, Türkiye’nin geleceğinden pek umutlu değil ama gençlere ümitlerini kesmemelerini tavsiye ediyor, “Türkiye’ye giremeyen arkadaşlarımızın dönebileceği, bizlerin de meramını daha rahat anlatabileceği günler gelebilir.” diyor.

80 darbesinden sonra Frankfurt’ta yaşamak zorunda kaldınız. O dönemde olaylar nasıl gelişti?

Bir konferans, bir toplantı için 3-4 günlüğüne yurt dışına çıkmıştım. O sırada 9 aylık olan çocuğumu anneme bırakmıştım. Bir otel odasında, sabah birden telefon çaldı. Sabah çok erken çalan telefonları hiç sevmem. Saat 6’ydı. Bir arkadaşım arıyordu. “Ne zaman dönüyorsun?” diye sordu. İki gün sonra dönecektim. “Türkiye’de darbe oldu, nah dönersin” dedi. Otelin yeşil, uzun bir bahçesi vardı. Şöyle bir baktım oraya. Oya kaldın burada, dedim.

Eşiniz de burada mıydı?

O zaten benden önce yurt dışına çıkmıştı. Frankfurt’taydı. O zaman Politika gazetesinin genel yayın yönetmeniydi. 70’lerde, 80’lerde yayınlanan Politika gazetesi vardı. Daha sonra kapatıldı. Aydın (Engin) tutuklandı. Tahliye edildiğinde yurt dışına çıkmıştı. O zaman, şimdiki gibi bu kadar sıkı değildi Türkiye. Böyle bir macerayla başladı ve 11,5 yıl sürdü. 1992’de dönebildik.

Almanya’da çalıştınız mı, oğlunuzu getirtebildiniz mi?

Kasımda annem getirdi. Yeşil pasaportu vardı. Tabi ben de çalıştım. Önce evde örgü ördüm. Üniversite mezunu Almanlardan ve akademisyenlerde oluşan iyi bir çevremiz vardı. Sonra Türkçeye yapılan çevirileri redakte etmeye başladım. Almancayı biraz daha öğrenince SPD’nin Türklere danışmanlık veren bir firması vardı. Oraya girdim. Aydın da şoförlük yaptı. Bir bakıma en çok paramız olan bir dönemdi. Şimdikinden daha iyiydi.

Yabancı bir ülkede yaşamak zorunda kalmak, o mecburiyet, bu duyguları nasıl aşabildiniz?

Şöyle oluyor: Hep bavullarınızın üzerinde oturur gibi bir dönem yaşıyorsunuz. Sonra yavaş yavaş, istemediğiniz halde alışıyorsunuz. Kedi aldım, çiçekler, saksılar aldım. Kedi yerleşik hayvandır. Kedi alınca “Oya yerleştiğini kabul ediyorsun galiba.” dedim. Ama geri dönebilmek için hep bir gelişme bekledik.

Nasıl döndünüz?

1991’de kısmi af oldu. Özal dönemi. Hem eşimin hem benim 30 yıla varan davalarımız vardı ve bir kısmı da mahkumiyetle sonuçlanmıştı. Af gelince bazı maddeler değişti. 1991’de önce eşim döndü. Birkaç ay sonra biz de döndük. Aradan 40 sene geçmiş. Yeniden Frankfurt’tayım. Türkiye’de hiçbir şey tarih olmuyor. Hep yeniden kısır bir döngü yaşıyoruz.

Türkiye’ye dönerken bir düzelme olacağını düşünüyor muydunuz?

Türkiye bütün sorunlarıyla ortadaydı. Yine sömürünün olduğu kapitalist bir ülkeydi ama ümidimiz de vardı. Demokratikleşme adına kısmi de olsa bir değişiklik olabilir diye düşünüyorduk. AKP iktidara geçeceği sırada o AKP, bu AKP asla değildi. Aslı buymuş galiba. Hata yaptığımı, bu aslı görmediğimi düşünüyorum.

AKP’yi desteklediğiniz için sizi de çok eleştirdiler değil mi.

Ben AKP’yi değil ama Anayasa, referandum gibi konularda getirdiği açılımları destekledim. Askeri, laikçi Kemalist vesayeti sona ereceğini ve ikinci sınıf vatandaşların ortadan kalkacağını düşündük. Ben laik bir kadınım, ayrıca da cumhuriyete inan biriyim o ayrı. Vesayet, baskı bunlar ayrı. Şimdi Kürtler ikinci sınıf vatandaş, o zaman da hem Türkler hem Müslüman muhafazakar kesim ikinci sınıf vatandaştı. Bunlar benim kabul edebileceğim şeyler değil. Üstelik ben de o mahalleden geliyorum. Bir toplumsal uzlaşma olabilir, aramızda yaratılmış olan büyük uçurumlar belki kapanabilir diye umut ettik.

ÇOK UMUDUM YOK

Herkes aynı şekilde umut etmişti. Epey de yol alındı ama sonra geriye dönüldü. Bundan sonrası için umut var mı? 

Çok umudum yok. Eskiden daha umutluydum. Ama yeniden bir hayal kırıklığı yaşadık. Şunu söyleyebilirim, yaşadığımız bu günlerde, askeri vesayet değil ama başka vesayetler başladı. Bu vesayet dediğimiz şey, bu otokratik rejim gerçekten de Türkiye’de demokrasinin kolay kolay gelemeyeceğini bize gösteriyor. Halkımız da demokrasi mücadelesini, demokrasiyi çok hazmetmiş değil. Mevcut iktidar kendi bekası için aramıza soktuğu kanlarla bizi iyice güçsüzleştirdi. Demokratik yöntemlerle Türkiye’yi idare etmeleri mümkün değil. Halbuki Türkiye’nin önemli bir kesimi hak diyor, adalet diyor, demokrasi diyor ama bu mücadeleyi veremiyor. Muhalefet ise herkesi kendi çevresinde toplayamıyor, her şeyi içselleştiremiyor. Yani Kürtler şurada, Müslümanlar burada çabalanıyor ama çok zor.

Son kitabınız “80 Yaş Zor Zaman Günlükleri” pek çok insana sizinle aynı duyguları hissettirmişti.

Yaşınız arttıkça daha umutsuz oluyorsunuz ama siz çok gençsiniz. Sizler göreceksiniz muhtemelen. Benim gibi hissetmeyin. Sizin daha zamanınız var. Yani bir cennet olmayacak ama mesela Türkiye’ye giremeyen arkadaşlarımızın dönebileceği, bizlerin meramını daha rahat anlatabileceği günler gelebilir. Türkiye’de tarih bir türlü geçmiş olamıyor, evet maalesef tarih tekerrür ediyor ama umudumuzu kesmeyelim.

AKP’li kadınlara Emine Erdoğan’a, Özlem Zengin’e seslenen yazılar yazdınız son dönemde. Bir geri dönüş oldu mu? Nasıl karşıladılar? 

Hayır, hiç olmuyor. Bazen bir küçük davayla karşılaşabiliyorsunuz. Ama başım şu anda çok fazla dertte değil. Eşimin yasağı var. Hala devam eden Cumhuriyet davası nedeniyle yurt dışına çıkamıyor. Her kelimemizi düşünerek yazmak zorundayız. Ben sert yazılar yazıyorum ama her sözcüğünü çok düşünerek yazıyorum. Bu başlı başına zaten sanatın, düşüncenin, yazının düşmanıdır. Özgürlükler olmadan, sanatçılar, yazarlar kendilerini özgür ve güvende hissetmeden tabi ki istedikleri gibi bir üretim yapmaları mümkün değil.

AYDINLAR BOĞULUYORUZ DİYOR

Yazılarınız makul ve yerinde eleştirilerdi, size de mi dava açacaklar? 

Kimin hakkında açmıyorlar ki. Mesela şu fotoğraflardaki (Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak) insanlar bunu hiç hak etmediler. Osman çok yakın arkadaşım. Onun hakkındaki davada hiçbir şey yok. Gezi diye tutturuyorlar. Osman Gezi’de bütün aşırı olayları bastırmaya çalıştı. Hatta şu var. Emine Hanım (Erdoğan) için çok ayıp şeyler yazılmıştı duvarlara. Osman, adam tuttu, o duvarlardaki yazıları sildirtti. Olaylar başka taraflara yönlendirilmesin diye.

Osman Kavala’dan intikam mı alınıyor? 

Türkiye’ye dönecek biri olarak, aşırı bir şey söylemeyeyim ama Türkiye’de yasalar ve hukuk değil keyfilik hüküm sürüyor. Bu keyfilik nerelerden kaynaklanıyorsa Osman’da bu çok belirgin bir şekilde var. Osman bir çeşit rehine olarak tutuluyor. Neyin rehinesi o da belli değil. Arkamdaki fotoğraflar aslında benim söyleyeceklerimi çok iyi anlatıyor. Hepsi için şunu söyleyebilirim üçü de tamamen keyfi bir şekilde tutuklu. Bir suçları bir günahları yok. Onlar için iktidarın rehineleri diyebiliriz. Bu üç isim sadece sembol, binlerce insan cezaevinde. Türkiye’de kendimizi bir açık hava hapishanesinde gibi hissediyoruz. Gerçekten de Türkiye’nin havası son derece gergin. Özellikle aydınlar, demokratlar, gazeteciler, sanatçılar, düşünen insanlar bir çeşit boğulma hissiyle karşı karşıya. Boğuluyoruz diyorlar. Abarttığımı sanmayın. Yani bazen yurt dışına çıkınca ülkedeki durum abartılır. Abartmıyorum.

TÜRKİYE’NİN KOŞULLARI DARBE DÖNEMLERİNDEN DAHA KÖTÜ

Siz Türkiye’de pek çok dönem yaşadınız, 1970’li yıllarda işkence gördünüz. O günleri yaşamış bir yazar olarak bugünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye gibi bir ülkede 81 yaşına kadar gelmişseniz ve aydınsanız, siyasetle de ilgiliyseniz, çok şey görür çok şey yaşarsınız. Bende 3 darbe hatta 3 buçuk darbe bir de post modern darbemiz oldu. 3,5 darbe atlattım. Bunların hepsinde ya tutuklandım ya yurt dışına çıkmak zorunda kaldım. Hepsinin acısını yaşadım. Ve şunu söyleyeyim. Bugün Türkiye’nin koşulları bütün o dönemlerden daha kötü. Çok acı bir şey bunu söylemek. Demokrasi, özgürlük, hak ve özgürlükler, o dönemlerden çok daha geriye gitmiş durumda. Şimdi ben Türkiye’ye döneceğim. O yüzden konuşurken dikkatli konuşacağım. Siz satır aralarını anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’de yazıyorum. Ama bu bile size Türkiye’deki durumun nasıl olduğunu anlatsın.

Frankfurt Kitap Fuarı açıldı: Sürgündeki gazeteciler tutsak meslektaşlarını anlatacak

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Türkiye, dünyanın en büyük kitap fuarında yok

Kültür ve Turizm Bakanlığı, bugün başlayan Frankfurt Kitap Fuarı’na 2 hafta önce katılmaktan vazgeçti. 110 ülkeden 7 bin 140 yayıncının yer aldığı fuarda Türkiye’den sadece Birgün Yayıncılık katıldı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Kültür Bakanlığı ve Türkiye Yayıncılar Birliği, tüm dünyadan yazar ve yayıncıların yer aldığı Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı’na (Frankfurt Buch Messe) katılmaktan iki hafta önce vazgeçti.

Kanada’nın konuk ülke olduğu fuarda yabancı ülkelerin stantları 4. salonda bulunuyor. Ağırlıklı olarak İtalya, Fransa, İspanya ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden yayıncıların yer aldığı fuarda Türkiye sadece Birgün Yayıncılık ile temsil ediliyor. Edinilen bilgiye göre Kültür Bakanlığı, iki hafta önce fuar yönetimini arayarak rezervasyon yapılan stantları iptal etti.

Fuarda özellikle Arap ülkelerinden gelen yayıncıları devasa stantları dikkat çekiyor. 22-28 Mayıs 2022’de gerçekleştirilecek Abu Dhabi Kitap Fuarı için ayrı bir stant açılarak, kitap fuarının içinden fuar tanıtımı yapılıyor.

Yayıncılık trendlerinin belirlendiği, dünyanın en büyük fuarı olarak görülen Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı, geçen yıl koronavirüs salgını nedeniyle iptal edilmiş, oturumlar online gerçekleştirilmişti.

20-24 Ekim tarihleri arasında düzenlenen bu yılki fuar da kısmen korona kısıtlamalarının gölgesinde geçiyor. Ancak yazar-yayıncı ve okur buluşmaları gerçekleştiriliyor. Bu nedenle bu yılki fuarın sloganı “Frankfurt’a tekrar hoş geldiniz” olarak belirlendi. www.frankfurtbuchmesse.com

Fuarın bu yılki konuk ülkesi Kanada.

Frankfurt Kitap Fuarı açıldı: Sürgündeki gazeteciler tutsak meslektaşlarını anlatacak

Okumaya devam et

Popular

Shares