Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Eren Keskin’den gözaltında cinsel şiddete uğrayan kadınlara çağrı: Susmayın, sustukça başkalarına yapılacak

Kadınlara yönelik taciz, tecavüz ve şiddetle ilgili mücadele veren Eren Keskin, son yıllarda muhafazakar kadınların hedef olduğunu söyleyerek çağrıda bulundu.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Kadına yönelik şiddet, gözaltındaki kadınlara kamu görevlileri tarafından taciz ve tecavüzle ilgili yıllardır mücadele veren hak savunucusu Eren Keskin, benzer muamelelere bugün muhafazakar kadınların maruz kaldığını söyleyerek çağrıda bulundu:

“Size uygulanan yasa dışı bir şiddet var. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre de işkence suç. İşkence yapılamaz. Eğer bunu yapıyorsa ve siz susuyorsanız işkencenin devamına onay veriyorsunuz. Çünkü siz sustukça bu devam edecek, başkalarına da yapılacak ve suçlu olan siz değilsiniz. Suçlu olan bunu size uygulayanlar. O nedenle konuşmak gerekiyor.”

Türkiye’de kadına yönelik şiddet giderek daha yaygın ve görünür hale geliyor. Kadınların gözaltında taciz ve tecavüze uğraması ise tablonun en ağır tarafı. 1980’ler ve 90’lardan çok sayıda örneği olan durum son yıllarda tekrar sistematik hale geldi. Kadınlar başlarına gelenleri ilk 1990’lı yıllarda, avukat Eren Keskin gibi isimlerin öncülüğünde anlatmaya başladı. Kadınlar o yıllarda da çekindi, utandı, kirlenmişlik duygusuna kapılıp yaşadıklarını gizlemeyi tercih etti.

Yüzlerce davada yargılanan, hapis yatan insan hakları savunucusu Eren Keskin cezaevinden çıktıktan sonra kurduğu “Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu” ile birçok kadının hak mücadelesinde sesi oldu. Onlara ücretsiz avukatlık yaptı. Halen kadınlara cesaret vermeye ve sesleri olmaya devam ediyor.

Eren Keskin, kadınlara yönelik şiddetin uluslararası hukukta nasıl suç haline geldiğini, dünden bugüne geçirdiği seyri, Türkiye’de şiddet, taciz, tecavüz vakalarının son yıllarda neden arttığını Bold Medya’ya anlattı:

“SOYKIRIM COĞRAFYASINDA YAŞIYORUZ”

“Coğrafyamız kadınların açısından çok büyük hak ihlallerinin yaşandığı bir coğrafya. Her şeyden önce bir soykırım coğrafyasında yaşıyoruz. 1915’te, 1938’de kadınlar çok büyük mağduriyetler yaşadı. Bunun dışında son derece erkek egemen, militer bir toplumdan söz ediyoruz. Kadın hareketinin esas olarak başlaması ve güçlenmesi 1980 askeri darbesinden sonra oldu. Tabi ki kadınlar karma muhalif örgütlerde yer aldılar ama kadın bakış açısının ilk kez tartışılmaya başlanması feminizmin güçlenmesiyle oldu.

“KADINLARIN KURTULUŞ SAVAŞI BAŞKA BİR ALAN”

Ben de lise ve üniversite yıllarında sosyalisttim ve sosyalizmin kadına baktığı ölçüde kadın haklarına bakıyordum. Ama ne zamanki kadın  bakış açısının, sadece kadın ve erkek arasındaki ezme-ezilme ilişkisine karşı çıkmak olmadığını, aynı zamanda şovenizme, ırkçılığa, sömürgeciliğe, kapitalizme, emperyalizme karşı da bir mücadele olması gerektiği, kadına yönelik şiddetin politik bir şiddet olduğunun ayırdına vardığımda ben de başka türlü bakmaya başladım. Kadınların kurtuluşu başka bir mücadele alanı. Kadın kurtuluş savaşı başka bir savaş. Tabi ki ortak verilebilecek mücadeleler var ama kadınların kendi kurtuluş savaşlarının başka bir alan olduğunun ben de üniversiteyi bitirdikten sonra farkına vardım.

Eren Keskin'den gözaltında cinsel şiddete uğrayan kadınlara çağrı: Susmayın, sustukça başkalarına yapılacak

Kadınlara yönelik taciz, tecavüz ve şiddetle ilgili mücadele veren Eren Keskin, son yıllarda muhafazakar kadınların hedef olduğunu söyleyerek çağrıda bulundu.

Gepostet von Bold Medya am Mittwoch, 7. Oktober 2020

“KÜRT VE TÜRK KADINLARI İSTENİLEN ÖLÇÜDE BİR ARAYA GELEMİYOR”

Ve hala ben bu coğrafyada ne yazık ki ittihatçı anlayışın yani tekçi, Türk ve sunni Müslüman kimliği üzerinden örgütlenen anlayışın aslında bütün mücadele biçimlerini etkilediğini düşünüyorum. Bu kadın mücadelesi açısından da geçerli. Mesela Türkiye’de ya da coğrafyamızda bile henüz 1915 ve 1938 soykırımı yok. Orada yaşayan kadınların acıları yok ya da Kürt kadınlarıyla Türk kadınlarıyla istenilen ölçüde bir araya gelemiyorlar. Ama ben kadın kurtuluş mücadelesinin bu coğrafyanın demokratikleşmesinde çok temel bir mücadele alanı olduğunu düşünüyorum.

“KADINLARIN GÖZALTINA TACİZE UĞRADIĞINI İLK 1995’TE GÖRDÜM”

1990’ların başında siyasi davalara girmeye başladım. 1995’te de kendim cezaevine girdim ve o zaman istisnasız tüm kadınların gözaltında cinsel tacize uğradığını, bazı kadınların da tecavüze maruz kaldığını gördüm. İlk kez o zaman anlatmaya başladılar. Çünkü cinsel işkence aslında en zor açıklanan işkence biçimi. Kadınlar korkuyorlar, utanıyorlar, kirlenmişlik hissi yaşıyorlar ve bu nedenle de anlatamıyorlar.

“KADINLARA ÜCRETSİZ AVUKATLIK YAPMAYA BAŞLADIK”

Ben cezaevindeyken dışarıda avukatlığını yaptığım bir kadın bana tecavüze uğradığını anlattı. Sonra birçok kadınla bunu konuşmaya başladık ve cezaevinden çıktıktan sonra da böyle bir hukuk bürosu kurmaya karar verdik. Devlet güçleri tarafından cinsel işkenceye uğrayan kadınlara ücretsiz avukatlık yapmaya başladık, Birleşmiş Milletler (BM) desteğinde.

“CİNSEL TACİZ DİYE BİR SUÇ YOKTU”

Tabi o zamanlar Türk Ceza Kanunu’nda çok büyük eksiklikler vardı. Mesela kadına yönelik şiddet bir bölüm başlığı olarak yoktu. Kadına yönelik şiddeti düzenleyen bölümün başlığı ‘genel ahlak ve aileye karşı suçlardı’. Kadın bir birey olarak bile kabul edilmiyordu. Tecavüz suçunun tanımı çok yetersizdi. Cinsel taciz diye bir suç tanımı yoktu. Örneğin bir cinayetin namus nedeniyle indirim sebebi sayılıyordu. Yani bizzat 2005 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti devleti, namus cinayetlerini yargısıyla bir anlamda destekledi. İndirim uygulayarak.

“NAMUS ANLAYIŞI ŞİDDETİN GEREKÇESİ OLAMAZ”

2005 yılında hem kadın mücadelesinin gelişmesi hem de Avrupa Birliği sürecinin etkisiyle önemli değişiklikler yapıldı Türk Ceza Kanunu’nda. Bunun dışında 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi gündemimize girdi ki, bu sözleşme kadına yönelik şiddet anlamında çok önemli bir sözleşme. Çünkü değer yargılarını sorgulamaya açan bir sözleşme. Bu sözleşme imzacı devletlere diyor ki, hiçbir zaman senin tören, geleneklerin ya da sözde namus anlayışın hiçbir zaman şiddetin gerekçesi olamaz. Ama maalesef Türkiye Cumhuriyeti devleti giderek erkekleşen feodal ve militer bir devlet.

“POLİS, JANDARMA SOSYAL MEDYADA İŞKENCE GÖRÜNTÜLERİ YAYINLIYOR”

Maalesef özellikle son dönemde devlet eliyle şiddet meşrulaştırılıyor. İşkence görüntüleri yayınlanıyor. Jandarma istihbarat, polis istihbarat çeşitli Instagram sayfalarında yaptıkları işkencelerin görüntülerin, yayınlıyor. Dizilerle, futbolla yaşamımızın her alanında şiddet var. Meşrulaştırılan bir şiddet var ve bunun en büyük mağduru da kadınlar. Bu nedenle de kadına yönelik şiddet politiktir. Kadın cinayetleri politik cinayetlerdir.

“MUHALEFETİN ÇİFTE STANDARTINI DEVLET KULLANIYOR”

Aslında bu muhalefetin çifte standartı nedeniyle devlet maalesef bu şiddeti kullanmaya devam ediyor. İstanbul, Ankara, İzmir, Tekirdağ’da bir kadına şiddet uygulandığında bütün kadın örgütleri buna karşı çıkıyorlar ama Varto’da Ekin Van’ın cenazesi çıplak teşhir edildiğinde Batı’dan hiçbir ses duyamıyorsunuz ya da çok cılız sesler çıkıyor. Böyle olduğu zaman muhalefetin çifte standartlarını devlet kullanıyor.

“ULUSLARARASI HUKUKTA İNSANLIK SUÇU OLARAK KABUL EDİLDİ”

Tabi ki Kürdistan’da kadınlara şiddet çok yoğun bir şekilde uygulanıyor ve orada ulusal bir mücadele de var. Bütün savaşlarda kadına yönelik şiddet her zaman kullanılmıştır. 1. ve 2. dünya savaşlarından sonra belki milyonlarca kadın şiddete uğradı. Bu savaşlardan sonra kurulan Tokyo ve Nürnberg mahkemelerinde kadına yönelik şiddet savaş suçu olarak yargılanmadı. Ancak Bosna ve Ruanda çatışmalarından sonra kadınların kendi mücadeleleri sonucunda kadına yönelik şiddet artık uluslararası hukukta bir insanlık suçu olarak kabul edildi.

“MUHAFAZAKAR KADINLAR, DUYULMASINI İSTEMİYORUZ DİYOR”

Son dönemde kendilerini muhafazakar olarak tanımlayan kadınlara yönelik gözaltında şiddet olaylarıyla karşılaşıyoruz, işkence uygulamaları oluyor. Biz çok ulaşmaya çalıştık. Ben cezaevine gittiğimde o kadınlarla görüştüğümde yaşadıkları şiddeti anlatsalar bile şunu söylüyorlar. ‘Biz duyulmasını istemiyoruz.’ ‘Biz devletimize bağlıyız’ ‘Bizi kimse yanlış anlasın istemiyoruz.’ Oysa bu bir demokratikleşme mücadelesi aynı zamanda. Size uygulanan yasa dışı bir şiddet var. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre de işkence suç. İşkence yapılamaz. Eğer bunu yapıyorsa ve siz susuyorsanız işkencenin devamına onay veriyorsunuz.

“ŞİDDETİ, İŞKENCEYİ ANLATMAK DEVLETE KARŞI OLMAK DEĞİLDİR”

Biz ilk önce Kürt ve solcu kadınlarla görüştük. 1997’den itibaren. İlk başta onlar da çekiniyorlardı. Başka nedenleri vardı. Biz devrimciyiz, cinsel işkenceyi öne çıkarmak yanlıştır ya da ailelerimiz bunu kabul edemez diyorlardı. Ama zamanla hak arama bilinci geliştikçe, muhalefet alanında daha çok yer aldıkları için önce Kürt kadınlar konuşmaya başladı. Sonra sosyalist kadınlar konuştu. Sonra trans kadınlar konuştu. Sonra adli nedenlerle gözaltına alınıp şiddet gören kadınlar konuşmaya başladı. Hala bu eksik.

Ama özellikle muhafazakar kadınların yaşadıkları şiddet karşısında bu kadar sessiz kalmalarını buna bağlıyorum. Hala beklentileri var. Devlet bir gün bizi anlayacak beklentisi. Oysa bu devlete karşı olmak için yapılan bir şey değil. Bireyin işkence görmesine karşı tavır alması demek. Burada siyasi saiklerle hareket etmemek gerekiyor. Eğer siz bu coğrafyada demokratikleşme istiyorsanız, bu coğrafyada işkencenin son bulmasını istiyorsanız buna karşı mücadelenin meşru bir mücadele olduğunu kabul etmeniz gerekiyor.

UŞAK’TA CİNSEL ŞİDDETE MARUZ KALANLARLA DA GÖRÜŞTÜK

Uşak’ta gözaltına alınıp cinsel şiddete maruz kalan kadınlardan da haberdar olduk. Hatta birkaçıyla görüşme de yaptık. Ancak çok konuşmak istemiyorlar. Bu konuda daha kapalılar. Ben anlayabiliyorum bunu. Kendilerini korunaksız hissediyorlar ve bütün kadınlar aynı nedenlerle susuyorlar. Belki az belki daha fazla kendinin gerekçeleri var. Biz hiçbir kadını konuşması için zorlayamayız. Kadının kendisi konuşmaya karar vermeli. Ama onları bu şiddetle mücadeleye istekli kılmak gerekiyor. Çünkü siz sustukça bu devam edecek, başkalarına da yapılacak ve suçlu olan siz değilsiniz. Suçlu olan bunu size uygulayanlar.

“CİNSEL İŞKENCEYE MARUZ KALMIŞ KADINLARA ÇAĞRIDA BULUNUYORUM”

Kamuoyuna açıklama yapmayabilirler ama mutlaka suç duyurusunda bulunmaları ve takipçisi olmaları gerekiyor. Ben bunu öneriyorum. Biz her türlü desteğe hazırız. Bizi arasınlar, başvursunlar. Hangi nedenle olursa olsun cinsel işkenceye maruz kalmış kadınlara çağrıda bulunuyorum.

Bakın İstanbul Sözleşmesi tartışmalarında AKP’nin içindeki kadınlar da İstanbul Sözleşmesine sahip çıktılar. O nedenle kadın kurtuluş mücadelesi farklı bir mücadele. Biat etmeyen bir mücadele alanı. Aslında bütün devletler bence kadınlardan korkuyor. Ve bir gün dünyada gerçekten iktidar sorgulaması yapan muhalefetler gelişecekse bu kadın mücadelesi sayesinde olacak.

“SÜLEYMAN SOYLU AÇIKÇA ŞİDDETE ÇAĞRI YAPIYOR”

Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olduğu bir yerde çünkü hemen hatırlatmak isterim şöyle bir açıklamayı rahatlıkla yapabiliyor. Diyor ki, ‘Yakaladığınızda lime lime edin, talimatını verdim.’ Bu kadar uluslararası sözleşmeye imza adan bir devletin bakanı kendi iç hukukunu ve uluslararası sözleşmeleri ayaklarının altına alarak şiddet çağrısı yapan açıklamalar yapabiliyorsa ırkçılık da artar, şiddet de artar. Bunu devletin ideolojisinden düşünmek ayrı değil. Şiddet devlet eliyle hiç olmadığı kadar meşrulaştırılıyor. O nedenle de ırkçılık artıyor, şiddet artıyor.

BOLD ÖZEL

“22 gün hücrede tutuldum, eşim cezaevinde kovid oldu, yavrum benimle konuşmuyor”

290 gündür kızını göremediğini söyleyen tutuklu Hülya Bayden ailece yaşadıkları mağduriyetlerinin giderilmesi için milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’ndan yardım istedi.

BOLD ÖZEL – Eşiyle birlikte tutuklanan ve Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevine gönderilen Hülya Bayden, HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup göndererek cezaevinde koronavirüs kapan eşini ve psikolojisi bozulan kızını anlattı.

“PSİKOLOJİM ALT ÜST”

Bir kız evladı sahibi Bayden çifti 10 ay önce tutuklandı. Mehmet Yasin Bayden Bitlis, Hülya Bayden Bakırköy Cezaevine gönderildi. Kovid-19 tedbirleri kapsamında 22 gün karantina hücresinde kalmak zorunda kalan Hülya Bayden, karantinadan çıkınca eşinin cezaevinde koronavirüse yakalandığını öğrendiğini söyledi.

Bir taraftan evlat hasreti çeken bir yandan da eşinin sağlığından endişe eden Bayden, kendisinin de ilaç kullanmaya başladığını belirtti ve “Bu sıkıntılar psikolojimi alt üst etti. Vücut direncimin düşmesine yol açtı.” dedi.

“KIZIM ONU ALMAK İSTEMEDİĞİMİ SANIYOR”

10 aydır kızına sarılamadığını vurgulayan Bayden, “10 aydır 3 yaşındaki kızına sarılamamış, sadece geçen hafta kapalı görüşte camın arkasından görmüş bir anne olarak yazıyorum. Kızım onu almak istemediğimi sanıyor, konuşmadı bana küsmüş, çocuğa salgını nasıl anlatsam ki? Eşim de tutuklu.” diye yazdı. 

Mağduriyetinin giderilmesini ve bu zorlu korona günlerinde kızının yanında olmak istediğini belirten Bayden, 290 gündür çocuğuna hasret acılı bir anne olarak yardım istedi.

Hülya Bayden’in kızı.

Astım hastası Antalya Cezaevinde koronavirüs kaptı

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Astım hastası Antalya Cezaevinde koronavirüs kaptı

İki yıldır tutuklu astım hastası Ender İleriye’ye koronavirüs teşhisi konuldu. Bir aydır sıcak suyun verilmediği Antalya L Tipi Cezaevinde birçok insanın hasta olduğu belirtiliyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL 

İki yıldır Antalya L Tipi Kapalı Cezaevinde kalan astım, şeker ve kalp hastası Ender İleriye, cezaevinde koronavirüs kaptı. 35 kişilik C10 koğuşunda kalan İleriye, üç gün önce bayılınca Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisine kaldırıldı. İlk yapılan testi negatif çıkan İleriye’nin ciğer filminden şüphelenen doktorlar, dün ikinci test yaptı. Pozitif çıkan Ender İleriye şu anda hastanede tedavi görüyor.

“İKİ KİŞİ KOĞUŞA BAYILDI, BİR AYDIR SOĞUK DUŞ ALIYORLAR”

Antalya L Tipi Cezaevinde bir aydır sıcak suyun akmadığını belirten Ender İleriye’nin kardeşi Ahmet İleriye, “C10 koğuşundaki herkes şu anda hasta ve bu hastalıklarını soğuk duş almaya bağlamışlar. Bir hafta önce koğuşta iki kişi bayılmış. Abim de bunlardan biri. Abim 35 kişilik koğuşta kalıyordu. Çoğunda hastalık belirtisi var. Telefon ahizesi yoluyla diğer mahkumlara da virüs geçebilir” dedi. Cezaevi yönetiminin vakaları gizlediği de iddia ediliyor.

Antalya’da bir vakıfta çalışan Ender İleriye Cemaat soruşturmaları kapsamında Ekim 2018’de tutuklandı. 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan İleriye’nin dosyası Yargıtay tarafından onaylandı.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Hastane yolunda kötü muamele mahkum koğuşunda ilaç zulmü

Koronavirüs salgını nedeniyle cezaevinde tedavisi aksatılan Hepatit B hastası Fethi Kazancı’ya ilaçları düzenli verilmiyor. Kazancı, maruz kaldığı kötü muamele ve uzayan karantina nedeniyle de doktora gitmek istemiyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Bandırma T Tipi Cezaevinde tutuklu Hepatit B hastası 38 yaşındaki Fethi Kazancı, 9 aydır doktora gidemediği için hastalığı ilerledi. Vücut ağrıları artan ve ağrı kesicilerle idare etmeye çalışan Kazancı, daha önce biyopsi için götürüldüğü hastanede ve yolda kötü muamele ile karşılaştığı için hastaneye gitmek istemiyor.

Ayrıca pandemi başladığından bu yana cezaevlerindeki hastalar büyük bir çıkmazın içinde. Sürekli uzayan karantina süreleri nedeniyle hasta tutuklular cezaevinde kalmaya kendini mecbur hissediyor. Çünkü koğuştan çıkan 1-2 ay geri dönemiyor. “Bunlara dayanacak gücüm yok” diyen Kazancı, 9 aydır sağlık hizmetlerinden mahrum.

1996 yılında Hepatit B teşhisi konulan KHK’lı sınıf öğretmeni Fethi Kazancı 26 Mayıs 2018’de gözaltına alındı. İki gün sonra tutuklanıp önce Edirne Cezaevine gönderildi. Dört ay sonra Bandırma T Tipi Cezaevine nakledildi. Nakil dönemi kışa denk gelen Kazancı, koğuşta yer olmadığı için 6 ay betonda uyumak zorunda kaldı. İlaç tedavisiyle baskılanan hastalığı bu süreçte tekrar ortaya çıktı.

SİROZ YA DA KANSERE DÖNÜŞEBİLİYOR

Bold Medya’ya konuşan Fethi Kazancı’nın eşi Atife Kazancı, “Hepatit karaciğerde bulunan bir virüs. Her sene bu yüzden eşime DNA testi yapılıyor. Bazen bu testlerin sıklığı artabiliyor. HSBC değeri diye bir şey var. O değer arttığı zaman vücudun dengesi bozuluyor. Buna bağlı olarak ya siroz ya da kanser olabiliyor. Çok dikkat edilmesi gereken bir hastalık. Cezaevine girdikten sonra eşimin tedavileri aksadı, doktora gidemedi, ilaç kullanamadı, tahlilleri yapılmadı” dedi.

Normalde durumu iyi olan Kazancı, cezaevinin kötü koşulları nedeniyle tutuklandıktan sonra ağrıları arttı. Ocak 2018’de biyopsi için iki kez Bursa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne götürüldü. Hastaneye gidip gelirken yaşadıklarını Ocak ve Şubat 2019’da eşine gönderdiği mektuplarda anlatan Kazancı’nın maruz kaldığı hak ihlalleri korkunç.

“SANA BİR ŞEY SÖYLEYECEĞİM AMA SAKIN PANİKLEME”

“Şimdi sana bir şey söyleyeceğim ama ne panikleme, ben iyiyim” diye durumu eşine izah etmeye çalışan Fethi Kazancı, Bursa’da mahkum odası olmadığı için bütün gün cezaevi aracında hiçbir şey yemeden kelepçeli bir şekilde beklemek zorunda kaldı.

Hastanede yaşadığı ise daha büyük bir eziyet. Başındaki komutan “Ben bir daha bu hastayı buraya getiremem” dediği için lokal anestezi yapıldı. Ancak operasyon sırasında bayıldı. Doktor bu riski göze alamayacağını söyleyerek biyopsiden vazgeçti. Kazancı o günü 6 Ocak 2019 tarihli mektubunda şöyle anlattı:

“Cuma günü Bursa’ya gittik. Normalde randevu 10 civarındaydı. Hava karlıydı ve yol da kapalıydı. Bu yüzden öğlene ancak vardık. Tabi öğle arası olduğu için biraz bekledik. Bu arada bir gün öncesinden açtım. Bazı aksaklıklar oldu ama nihayet biyopsi odasına girdik. Başımda 2 asker 1 komutan bekliyor. Doktor geldi, önce bir kağıt imzalattılar. Ardından lokal anestezi yaptı, karaciğerden. Elinde kocaman bir iğne vardı. Çuvaldızından daha kalın. Radyo anteninin en son kısmı kalınlığında. Lokal anesteziyi uygulandığında beni bir anda titreme tuttu, gözlerim karardı, midem bulandı o anda bayıldım (ama korkudan değil). Sonra doktorun dediklerini duyar gibi oldum. “Komplikasyon oluştu. Ben böyle bir mesuliyeti alamama, operasyon iptal dedi. Yanındaki hemşire de ‘efendim hasta şu anda baygın isterseniz girin.’ Ama doktor olmaz dedi. Ben bu mesuliyetin altına giremem deyip gitti.

Tabi ben yataktayım, üst tarafım çıplak. Askerler ayağımın altına yüksek bir şey koydular. Başımın altını da boşalttılar, çöp kovasını yaklaştırdılar. Kendime biraz gelince ona kustum. Bu arada hemşire askere ‘bir tuzlu ayran getirin içsin’ diyor. Tabi ne gezer, onları da anlıyorum. Bir şey olsa mesul olacaklar. Ama öyle bir sahipsizliği hissettim ki anlatamam. Etrafımda hiç kimse yok. Normalde müşahede altında tutmaları gerek (serum vs.) veya tansiyon ölçülür. Tabi bunların hiçbiri olmadı. Sonra kendimi toparlayınca ayağa kalktım. Üstümü giyindim. Komutana dedim ‘ufak bir operasyona dayanamayan birini ‘terörist’ diye cezaevine tıktılar. Tabi orada gözyaşlarıma hakim olamadım. Ellerimi uzattım, kelepçeyi taktılar. Gittik doktorun yanına.”

Komutanların baskısıyla doktorların hastalarla ilgilenmediği birçok hasta tutuklu yakınları tarafından dile getiriliyor.

“ELLERİMİZ KELEPÇELİ BEKLEDİK, ÇOK BİTKİN DÜŞTÜM”

Doktor olmadığı için cezaevi aracında beklemek zorunda kalan Fethi Kazancı, içinde bulunduğu koşulları da tarif etti:

“Sonra beni otobüse geri getirdiler. Hastanenin nezareti olmadığı için ellerimiz kelepçeli otobüsün kabininde bekliyorduk. Hava karlı, benim ayağımda yazlık spor ayakkabı. Kabinin için buz gibi. Dayanamadım. Kabinde koltuğun üzerine yan dönerek, ayaklarımı da karnıma çekerek uyudum. Çok bitkin düştüm o ara. Kumanya diye getirmişler bisküvi verdiler. Mecbur dayanamayıp onu yedim.”

Fethi Kazancı ikinci biyopside yaşadıklarını ise 24 Şubat 2019 tarihli mektubunda yazarak kayda geçirdi. Kazancı, operasyonun yine zor geçtiğini ve bir gün hastanede kalması gerektiği söylendiği halde o gün cezaevine götürüldüğünü ifade ediyor. İkinci genel anestezide Kazancı’dan alınan parça onkolojiye gönderildi. Sonuçlar temiz çıktı. Hastanın gözetim altında tutulmasına karar verildi. Bir ömür boyu kullanması gereken ilaçlar reçeteye yazılıp cezaevine gönderildi. Ancak Kazancı ilaçlarıyla ilgili şu anda sorun yaşıyor.

HASTANEYE GİTMEYE ÇOK KORKUYOR

Eşinin her gün ilaç alması gerektiğini belirten Atife Kazancı, “İlaçlarını hastaneye gitmeden yazmayız demişler. Eşim de bu sefer cumhuriyet savcılığına dilekçe vermiş. andemi süreci başlayınca seni hastaneye götürmeyeceğiz ama ilaçlarını vereceğiz dediler. 3-4 ay kadar ilaçlarını verdiler. Vermedikleri dönem oldu. Müdüriyete dilekçe gönderdik. Sonra verdiler. İki ay veriyorlar, sonra vermiyorlar, sonra tekrar bir ay veriyorlar. Öyle böyle geçti. CİMER’e hep dilekçe gönderdik. Eşimin her gün ilaç kullanması lazım, tahlillerinin yapılması lazım, dışarıda tedavi olması lazım diye. Eşim gitmeye çok korkuyor. Hem kaldıramam hem de gidenleri hala getirmediler diyor” ifadelerini kullandı.

“BESLENME YOK, İLAÇ YOK, DOKTOR YOK”

Eşinin çok zayıfladığını ve diyet menüsü olarak sürekli haşlama ya da konserve yiyecekler verildiğini belirten Kazancı, 5 gün boyunca sadece konserve bamya verildiğini vurguladı. “Beslenme yok, doktor yok, ilaç yok, hatta ağrı kesici bile yazmıyorlar, revir yasak” diyen Kazancı şöyle devam etti: “Eşim zaten 7-8 ay yerde yattı. Hastalığının ilerlemesinin buna bağlı olduğunu düşünüyoruz. Bir ara psikolojik yardım da aldı, ayrıca şeker hastası. Pandemiden önce biz hep tedavi olsun diye dilekçe yazıyorduk. Şimdi de tehdit eder gibi geliyorlar, seni hastaneye götüreceğiz, yoksa ilaç milaç yok diyorlar.”

“ARTIK NE YAPACAĞIMIZI BİLEMİYORUZ”

Kazancı ailesi de aile boyu mağdur edilen ailelerden. Atife Kazancı’nı kayınpederi 6 ay Kütahya Tavşanlı’da, görümcesi 17 ay Şakran’da tutuklu kaldı. Kaynı hala Silivri’de. Eşiyle birlikte gözaltına alınan Atife Kazancı 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası İstinaf’ta. 2009’dan beri lenf kanseri tedavisi gören kayınvalidesinin hastalığı ise 2017’de tekrar nüksetti. 8 ve 5 yaşında Muhammed Sezai ve Melih adında iki çocuğu bulunan Atife Kazancı, eşi tutuklandıktan sonra büyük oğlunda kalp ritim bozukluğu çıktığını belirtiyor. Kazancı, “Artık ne yapacağımızı bilemiyoruz” diyor.

DOSYASI YARGITAY’DA

Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 13 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Fethi Kazancı’nın dosyası Yargıtay’da bulunuyor. En son Yozgat’ta öğretmenlik yapan Fethi Kazancı, Bank Asya hesabı, mesajlaşma programı Bylock, tanık ifadeleri ve KPPS sınavında soru çaldığı iddiasıyla yargılandı. 2010’da iptal edilen KPSS sınavında 86 puan alan Kazancı’ya mahkemede neden ikinci sınava girdiği soruldu.

Atife Kazancı, “Eşim o kadar hazırlandım diye ikinci sınava girdi ve sadece 6 puan daha az aldı. Eşim çok umutsuzca girmişti ikinci sınava, çok stresliydi. Bütün emeklerim heba oldu. Nasıl yüksek puan alacağım deyip durdu. Sınavla ilgili iddianame geldi. “Yüksek kanaat” ibaresi var. Avukat bunlar delil olamaz, dedi. Eşim ilahiyat da okudu. Ege Üniversitesine DGS ile geçiş yaptı ama yarım kaldı içeri girince. KHK ile ihraç edildikten sonra antrenör belgesi aldı. İçeride spor yönetimi okudu. Şimdi aşçılık okuyor. Bir de üniversite sınavına tekrar girecek.” diye konuştu.

Sınavı kazanıp atanan Fethi Kazancı’ya haksız kazanç elde ettiği iddiasıyla 220 milyar para cezası da verildi.

Fethi Kazancı’nın ikinci biyopsiye götürüldüğü 18 Ocak 2019 tarihli hastane raporu.

51 aydır babasız olan 2 kardeşin annesi de tutuklandı

Okumaya devam et

Popular