Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

‘Sibel’ filmine 4 ayda 26 ödül / ÖZEL RÖPORTAJ

Şu ana kadar 26 ödül alan “Sibel” filminin yönetmenleri Zencirci ve Giovanetti, BOLD’a konuştu. Film, bilinmeyene yapıştırılan terörist gibi etiketleri kritik ediyor.

Ağustos ayından bu yana 40 festivale katılan Sibel filmi, bugünden itibaren Avrupa sinemalarında, 22 Şubat’ta ise Türkiye’de gösterime giriyor.

Katıldığı her festivalden birkaç ödülle ayrılan filmin yönetmenleri, “Tanımadığımız herkese etiket yapıştırıp tehlikeli, kötü, mülteci, terörist diyoruz. Amacımız yerel bir hikayeden çıkarak evrensel bir söylem oluşturabilmek.” diyor.

Sevinç Özarslan / BOLD

Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’nin üçüncü uzun metrajlı filmi Sibel, 4 ayda yaklaşık 40 festivale katıldı, 26 ödül aldı. Filmin başrol oyuncusu Damla Sönmez, en sonuncusu Londra Film Haftası’nda olmak üzere 5 kez en iyi kadın oyuncu seçildi, film 4 kez en iyi yapım seçildi.

3 eleştiri, 3 izleyici, 3 de genç jüri ödülü var. Liste uzayıp gidiyor. Filmde, ıslık diliyle konuşan işitme engelli Sibel’in ormanda bir yabancıyla karşılaşmasının ardından yaşadığı değişim anlatılıyor.

Almanya, Fransa, Türkiye ve Lüksemburg ortak yapımı filmin yönetmenleri özel bir gösterim için birkaç gün önce Frankfurt’ta idi. Zencirci ve Giovanetti ile filmden sonra kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sibel’i, Türkiye’nin en popüler köylerinden biri olan ıslık diliyle meşhur Kuşköy’de çektiniz. Bu köyü nasıl keşfettiniz?
Tüm filmlerimizin çıkış noktası dile olan ilgimiz oldu. Diller üzerine araştırma yaparken elimize bir kitap geçti. O kitapta ıslık dilinden ve köyden bahsediliyordu. Adını ilk kez böyle duyduk. İlk defa 2014’te gittik Kuşköy’e, acaba bu dil gerçekten var mı, hala konuşuluyor mu bilmek istedik.

Filmin hikâyesi nasıl ortaya çıktı?
Kuşköy’de geçirdiğimiz süre içerisinde Kuşköy’lülerle birbirimizi tanıdıkça, tanıştıkça orada bir film çekme isteği oluştu içimizde. Gelin Kayası’nın hikâyesini anlattılar, ormanda gezen kurt efsanesinden bahsettiler. O sıralar dağlarda bir teröristin gizlendiğine dair söylentiler de dolaşıyordu.

Bize anlatılan hikâyeler ve köydeki yaşamdan esinlendik. Bir gün köyün kahvesinde otururken önümüzden sırtında dolu çay küfesiyle genç bir kadın geçti.

Etrafına ıslık çalarak sesleniyor, kendisiyle konuşanlara da yine ıslık çalarak cevap veriyordu. Sibel’in fikrini bize o verdi.

Sibel gerçek bir karakter mi, tamamen kurgu mu?
Sibel’i yazarken Karadeniz kadınının karakterinden çok etkilendik. Hem düşünce biçimleri ve de kıvrak zekaları açısından, hem de fiziki olarak çok dirençli kadınlar. Sibel’i 4 yılda tamamladık ve bu süre zarfında sürekli köye gidip geldik.

Kuşköy’de her hane ile ayrı ayrı konuştuk, beraber çay toplamaya gittik. Hepsi bize esin kaynağı oldu. Köyün gerçek muhtarından da çok esinlendik, son derece misafirperver, her şeye ilgisi ve merakı olan, içgüdüsel olarak modern biri.

Dört kızı bir de oğlu var hatta kızlarından birinin adı da Sibel. Bizi evlerinde misafir ettiler. Muhtarın kızlarıyla güvene dayalı çok arkadaş yanlısı bir ilişkisi var, filmimizde muhtar karakterini oluştururken bu gerçeği de yansıtmak istedik.

Sibel’in dağda karşılaştığı Ali karakteri de oldukça ilginçti. Karadeniz’de bir Kürt hikayesi mi anlatıyorsunuz? Genelde Karadeniz’de dağlarında Türk askerlerinden kaçan Kürtlerin gelip saklandığına dair efsaneleri anlatılır. Ali’nin temsil ettiği şey nedir?
Ali bütün film içinde hakkında en az şey bildiğimiz karakter. Nereden geliyor, nereye gidiyor, nereli, eğitimi ne bu adamın, aile yapısı nasıl, nasıl biri, hiçbir fikrimiz yok.

Bilinmeyen, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, o nedenle korktuğumuz insan Ali. Ama bu sadece Türkiye için geçerli bir durum değil, bugün dünyanın her yerinde bilinmeyen, tanınmayan korku uyandırıyor, üzerine hemen bir takım etiketler yapıştırılıyor:

Tehlikeli, kötü, mülteci, terörist. Ali bizim için bu duyguyu temsil ediyor. Amacımız yerel bir hikayeden çıkarak evrensel bir söylem oluşturabilmek.

Mesela izleyiciler bu konuda neler söyledi, onların tepkileri nasıldı?
Hem yurt içinde hem de yurt dışında Ali karakteri aslında benzer sorulara yol açıyor, herkes kendi ülkesi üzerinden bir benzetme yapmaya çalışıyor. Mesela bir festivalde filmi izleyen seyirciler aralarında tartışmaya başladılar; birisi Ali’nin Kürt olduğunu, diğeri asker kaçağı olduğunu, bir diğeri İstanbul’lu bir devrimci olduğunu iddia etti.

Bu durum aslında Ali karakterinin tam da olması gereken yerde durduğunu gösteriyor. Herkes kafasında Ali’ye başka bir etiket yapıştırıyor, bu da aslında bir şekilde amacımıza ulaştığımızı gösteriyor.

Kendi ülkenizde film yaparken zorlandınız mı?
Ben Ankara’da doğdum ve büyüdüm, eğitimimi de Ankara’da tamamladım. Hacettepe Üniversitesi Ekonomi Bölümü mezunuyum. Sinema ve yönetmenliğe duyduğum ilgi ve Guillaume’la tanışmamızın ardından yurt dışı ile bağlantılarım gelişti.

İlk dönemlerde aslında kendi kültürüme olan mesafemin çok da sınırlı olduğunu fark ettim. Bir süre sonra da bu mesafe gittikçe arttı. Çok yapışık olmak ya da çok uzak olmak. İkisi de iyi değil. Çok yakın olduğunuzda bazı şeyleri göremiyorsunuz, çok uzak olduğunuzda da yine bazı şeyleri göremiyorsunuz.

Ortasını bulmak çok önemli. Bu filmi yapmak istememizde aslında doğru mesafeyi bulduğumuza inanmamızın çok etkisi oldu.

Sibel’in giydiği kıyafetler ilginçti. Genelde Karadeniz kadını, allı güllü, çiçekli böcekli etekler, elbiseler giyer. Haki yeşil gömlekle gezen Karadenizli genç kız pek göremezsiniz. Neden böyle bir tercih yaptınız?

Sibel bir avcı. Amacı kurdu avlamak, ormanda hiç göze çarpmadan hareket ederek hedefine ulaşmak. Bölgede karşılaştığımız avcılar haki rengi tercih ediyorlardı.

Biz de onları örnek aldık. Sibel’in farkı ise boynundaki kırmızı yemenisi. Burada aslında bir terslik var: Sibel gözlerden uzak olmaya çalışıyor ama bir yandan da en büyük isteği aslında görünebilmek.

Kurdu avlamaya çalışmasının nedeni de aslında bu. Köylülerin nihayet kendisini fark etmesini, kendisini takdir etmesini istiyor. Kendi içindeki gücü farkettikçe de kıyafetleri değişiyor, daha renkli kıyafetlere bürünüyor.

Sibel, Reha Erdem’in Jin, Semih Kaplanoğlu’nun Bal filmini hatırlatıyor. Sanırım size de bu hep söyleniyor.
Evet bazı filmlerle sık sık karşılaştırılıyoruz, bunların arasında Jin de var. Burada güçlü kadın karakteri etrafında örülmüş hikâyeler, yeşilin yoğun olduğu mekanlar, ormanda bir şey ararken kendini bulan kadınların hikayeleri karşılaştırmalarda rol oynuyor büyük ihtimalle.

Frankfurt’ta gösterimden sonra sizi sahneye ıslık çalarak çağırdılar. Bu dil herkesin ilgisini çekiyor tabi. Gerçekten böyle bir dil olduğu Avrupa’da biliniyor mu, yoksa onun da kurgusal olduğumu düşünülüyor. Size ne tür sorular, tepkiler geldi dil ile ilgili?
Nadiren de olsa bu dili bilen seyircilerle karşılaşıyoruz ama genelde seyirci filmle beraber dilin varlığını keşfediyor. Şaşırarak dilin gerçekliğini, her şeyi ifade edebilme özelliğini ve de Damla Sönmez’in film için bu dili gerçekten konuştuğunu öğreniyorlar.

Film içindeki diyalogların hepsi gerçek ıslık dili ve hepsini de Damla Sönmez çalıyor.

Köylüler de filmde oynuyor, amatör oyuncularla çalışmak nasıldı?
Bizim uzmanlık alanımız aslında amatör oyuncular, profesyonel oyuncularla ilk kez çalışıyoruz. Bundan önceki filmlerimizde oynayanlar hiç kamera karşısına geçmeyen insanlardı. Hep bir yere gittik, birisiyle tanıştık. O kişi bize bir hikaye anlattı. Biz senaryosunu yazıp kendisini oynattık. “Noor” da öyledir, “Ningen” de öyledir, “Ata” da öyle.

Karadeniz kadınları yerinde duramaz. Onları idare etmek zor olmadı mı?
Karadeniz kadının çok büyük bir özelliği var. Çalışmaktan yorulmuyor, ağır şartlara da bir o kadar alışkın. Bir zaman sonra biz daha sormadan “Bu iyi olmadı, tekrar yapalım” deyip güneşin altında 45 derecelik yokuşları çıkıp çıkıp aşağı indiler.

Şimdiye kadar çalıştığımız en disiplinli amatör oyuncular diyebiliriz.

Filmi Kuşköylüler izledi mi?
Biz ilk onlara gösterdik. Köydeki ilkokulun içindeki sınıfa bir ekran kurduk ve hep birlikte izledik. Biz onların kültüründen esinlenerek bir film yaptık. İlk izlemek onların hakkı, onların onayını almamız bizim için önemliydi.

Kuşköylüler için önemli olan filmde ıslık dilinin nasıl gösterildiği ve nasıl konuşulduğuydu. Ayrıca köydeki herkes filme bir şekilde katkıda bulundu. Bazıları filmde oynadı, bazıları bizimle birlikte çalıştı, bize evlerini açtı. Kendi emeklerinin sonucunu görmekten de bir o kadar memnun oldular.

Köye sürekli olarak hem yurt içinden hem de yurtdışından belgeselciler geliyor ama büyük çoğunlukla köylerinde çekilen filmleri görme şansları olmuyor. O nedenle hep beraber filmi seyredebilmek onlar için çok önemliydi.

Daha önceki filmlerinizden biraz bahsedebilir misiniz?
Beraber kısa metraj ve de belgesellerle beraber 10 film yaptık. “Sibel”, “Noor” ve “Ningen”’den sonra üçüncü uzun metrajlı filmimiz. Türkiye’de çektiğimiz ilk film bir belgesel. Adı “Camera Obscura” (2010), Altı Nokta Körler Vakfı ile ortak çalışmamız.

Filmin ortaya çıkışı da yine başka bir filmimiz sayesinde oldu: “Ata”, kurmaca kısa filmlerimizden birisi. Bir Uygur Türkü kaçak olarak Fransa’ya geliyor. Bir Türk kızı da aşk meselesi yüzünden Fransa’ya geliyor. İkisi de çok yalnız. Buluşuyorlar. Onların hikâyesi. Ata Uygurca’da baba demek. Kız bir süre sonra adama Ata demeye başlıyor.

“Ata”’yı Ankara Sesli Kütüphane çalışanlarına göstermiştik. Görme engelli bir izleyici yanımıza geldi, ‘Ben de hep yönetmen olmak istemiştim, filminizi de çok beğendim, acaba ben de film yapabilir miyim?’ dedi. Neden olmasın? dedik. Önce senaryo yazma atölyesi yaptık, onu filme aldık.

Ardından da mizansen atölyesi yaptık. Katılımcılar da 5 kısa film yaptılar. Hepsinden 90 dakikalık bir belgesel hazırladık. “Camera Obscura” böyle ortaya çıktı. İstanbul Film Festivali’nde ilk kez gösterilmişti. Aynı belgeseli Fransa’daki görme engellilerle de yapmak istiyoruz.

Herkes yönetmenler olarak sizi de merak ediyor. Bir araya nasıl geldiniz?
Ankara’da tanıştık. Her ikimiz de sinema dışında işlerle uğraşıyorduk. Tanışmamız her ikimizi de sinemaya yöneltti diyebiliriz.

Çalışırken ikili olarak çatışma yaşamıyor musunuz?
Tabii ki yaşıyoruz. Ne de olsa iki ayrı beyin iki ayrı şekilde düşünüyor ama burada her ikimizin de birbirimizden bağımsız filmleri olmaması bir şekilde dengeyi sağlıyor.

Biz beraber film yapmayı öğrendik, şu an tek başımıza film yapabileceğimizi de düşünmüyoruz. Her ne kadar farklı kültürlerden gelen farklı kişilikler olsak bile dünya görüşümüz ortak, gücümüz de burada geliyor galiba.

‘Sibel’in 2019’daki festival yolcuğu nasıl olacak? Mesela en iyi yabancı film dalında Oscar’a aday adayı gösterilmeyi bekliyor musunuz?
Yeni festival seçkilerimiz var ayrıca sırasıyla Almanya, Türkiye, Fransa, İsviçre ve Belçika’da Sibel gösterime girecek. Umarız mümkün olduğu kadar çok seyirciye ulaşabiliriz.

Filmimizin uluslararası platformlarda ülkemizi temsil etmesinden tabii ki onur duyuyoruz. Diğer yandan başvurular ve seçkiler bizden bağımsız olarak işleyen süreçler.

O nedenle bizim asıl amacımız filmin seyirciye ulaşması, bunu kolaylaştıracak her adım da bizim için bir başarı. Tabii ki Sibel’in bu seçkide bir şansı olabileceğinin düşünülmesi de bizi mutlu ediyor.

Yeni projeleriniz neler?
Türkiye’de yeni bir projemiz var, senaryosu hazır. Yine güçlü bir kadın karakterinin etrafında dönüyor. Diğer projemizde Güney Kore’de. İki ülke arasındaki benzerlikler şaşırtıcı derecede fazla.

Güney Kore’de işlenen herhangi bir sosyal konu Türkiye’de de anlam bulabiliyor. Bu benzerlikleri işleyecek bir film yapmak istiyoruz.

‘Sibel’ filminin aldığı ödüller
 71. Locarno (İsviçre): FIPRESCI Ödülü, Ökümenik Jüri Ödülü, Genç Jüri Ödülü

25. Adana Film Festivali: En İyi Film, En İyi Kadın Oyuncu (Damla Sönmez), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Emin Gürsoy)

55. Ulusal Yarışma: En İyi Senaryo, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü (Damla Sönmez)

16. Hamburg Film Festivali: En İyi Avrupa Ortak Yapımı Ödülü

40. Montpellier Akdeniz Filmleri Festivali (Fransa): Film Eleştirmenleri Ödülü, Seyirci Ödülü

24. Roma Akdeniz Filmleri Festivali: Üniversite Jürisi Ödülü

38. Amiens Film Festivali (Fransa): CAS Jürisi Ödülü 

6. Muret Film Festivali (Fransa): En İyi Film Ödülü, Genç Jüri En İyi Kadın Oyuncu Ödülü

20. Eskişehir Uluslararası Film Festivali: Yılın Performansı Ödülü (Damla Sönmez)

18. Brüksel Akdeniz Filmleri Festivali: En İyi Film Ödülü, Genç Jüri Ödülü, Cineuropa Ödülü

Fayence Montauroux (Fransa): En İyi Film Ödülü, ‘Pro-Fil‘ Jürisi En İyi Film Ödülü, Seyirci Ödülü

Cannes Sinema Buluşmaları: Film Eleştirmenleri Ödülü, Seyirci Ödülü, SCNF Ödülü

Londra Film Haftası: En İyi Performansı Ödülü (Damla Sönmez)

BOLD ÖZEL

Beyaz sandalyede ölümün ardından Kabakçıoğlu’nun kardeşi yazdı

Dünya, KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nu cezaevinde beyaz bir plastik sandalye üzerinde can verdiğinde tanıdı. Ölümünün üzerinden 6 ay geçen Kabakçıoğlu’nun kardeşi Harun Kabakçıoğlu abisinin hikayesini Bold Medya için yazdı…

BOLD ÖZEL – Gümüşhane E Tipi Cezaevinde beyaz bir plastik sandalye üzerinde ölü bulunan KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölümünün üzerinden 6 ay geçti. Yaşasaydı eğer 29 Şubat’ta 45 yaşına girecek ve mart ayında tahliye olduktan sonra kardeşi Harun Kabakçıoğlu ile birlikte kurdukları hayalleri gerçekleştireceklerdi. Ama olmadı. Harun Kabakçıoğlu abisinin ardından duygularını Bold Medya için kaleme aldı:

“Ailemizin ilk kamu görevlisi, komiser yardımcısı, üç kız çocuğunun ardından erkek olarak doğan, ortalama Karadenizli ailenin gurur duyabileceği, bizim aile etrafına da mucize yaşatan Mustafa’nın doğum günü 29 Şubat idi. Yaşasaydı buruk da olsa 45. yaşını kutlayacaktık. Gümüşhane E Tipi Cezaevinde ağır hasta olmasına rağmen başta iktidarın asılsız iftiraları, cezaevi amirleri ve infaz memurlarının ihmalleriyle tek başına ölüme terk edileli tam 6 ay oldu. Bu kibarca açıklamaydı, aslında Mustafa öldürüleli altı ay oldu.

“YALANINIZA EN BAŞINDAN BERİ İNANMADIM”

Evet, giden gelmiyor. Bendeki ve ailemizdeki o hüzün hiç gitmedi, gitmeyecek de. Jandarma olay yerinin çektiği, basında da yer alan fotoğraflar olmasa sorumlu savcının “Bahçeli, nezih, turistik otel gibi odada, ona çok iyi baktık, çocuklarımın üzerine yemin ederim” diye ergence kendini savunması (savcı niye böyle yemin ederse) yalanına herkes inanacaktı ama ben inanmamıştım. Çocuk yoktu karşısında nihayetinde.

Kıbrıs Harekâtında Rum esirlere bile melek gibi davranıldığını anlatılan kamu güvenlik görevlilerimiz nedense abim Mustafa’ya hiç de öyle davranmamışlardı. Acil olarak kaldırıldığı hastaneye tekerlekli sandalye ile gitmek istediğinde, nemrutça cevap almış, terslenmiş, bilincini kaybettiğinde götürüldüğü Gümüşhane Devlet Hastanesine o halde kelepçeyle yürütülmüştü. Bilincini kaybedip merdivenlerden düştüğü zaman etrafındaki görevliler “Götürmeyelim hastaneye, yine iş çıktı, of lanet olsun” diye homurdanmışlardı. Bütün bunları kendi tuttuğu günlüklerden okuyoruz. Ne acı!

İFTAR SAATİNDE BİLE RAHAT BIRAKMADILAR

Ramazan ayında iftar saati orucunu açtığı vakitte gelen cezaevi infaz memuru tarafından oturduğu beyaz plastik sandalye -ki o sandalyede son nefesini verdi- alınmış ve iftarını ayakta açabilmişti. Bu nasıl Müslümanlıktır, nasıl açıklayabileceksiniz bu kininizi?

Bize ısrarla söylenen Mustafa’nın tedaviyi istemediğine dair amatörce, uyduruk bir bahane. Ölmeden iki gün önce cezaevi doktoruna yazdığı ve sosyal medyadan da kamuoyunun gördüğü ve saygıda kusur etmediği dilekçede “Vermiş olduğunuz ilaçları düzenli olarak kullanmaktayım. Ancak ilaçların yan etki yaptığını düşünüyorum. Özellikle sol ağzım, sol bacağımda aşırı ŞİŞME oldu. Yürüyüş, konuşma sıkıntısı yaşıyorum. Bu dilekçeyi yazarken kolumda uyuşukluk yaşıyorum. Bel altı hareket özgürlüğümü sağlayamıyorum. Hiçbir işlemimi yapamıyorum. Saygılarımla arz ederim.” demişti.

Mustafa Kabakçıoğlu’nun 27 Ağustos 2020 tarihli son dilekçesi.

“FAZLASIYLA KÜÇÜMSEDİNİZ”

90’lı yıllarda ölüm orucuna yatan devrimcilere ölüm orucunu yapmasına izin vermeyen yüce görevlilerimiz nedense Mustafa’nın “Hastaneye gitmek istemiyorum” (orası da ayrı dava olabilecek iddialarıyla) sözünü dikkate alarak tıbbi müdahale etme gereği duymuyor. Mahpusun isteğini normalde ciddiye almayan Gümüşhane E Tipi Cezaevi yönetimi nedense Mustafa’nın bu sözünü hemen dikkate alıyor!

Ama unuttukları bir şey var. Zamanında Hizbullah’tan IŞİD’e kadar katıldığı operasyonlarda başarılar kazanmış, bakanlık tarafından takdirname ile ödüllendirilmiş yılların istihbaratçısı, komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nu fazlasıyla küçümsüyorlar. Rahat da davranıyorlar. Ne olacak Allah’ın fetöcüsü, vatan haini ya Mustafa! Devlet için yaptık deriz en kötü, nasılsa işe yarıyor bu savunma her daim.

Kendilerini bir gece yarısı paldır küldür Takvim gazetesine verilen ve hiç de inandırıcı olmayan bir fotokopi kâğıdıyla aklamaya çalıştılar. Ancak yandaşlarınızı ikna edebilirsiniz bu kağıtla. Takvim gazetesine bu şaibeli fotokopi kâğıdını kim vermiştir.? Takvim gazetesi savcılığın haber masası mıdır? Benim avukatım aracılığı ile aylarca görmek istediğim ve aylarca beklediğim resmi evrak Takvim’e nasıl verilmiştir? Davanın müdahili olarak belgeyi görmek hakkımız bizim değil miydi?

CEZAEVİ MÜDÜRÜ NEDEN DEĞİŞTİRİLDİ?

Mustafa içerde yapılan sistematik işkenceyi, yaşadığı zulmü tuttuğu günlüklere satır satır yazarak arşivledi. Olay sonrası Gümüşhane E Tipi Cezaevinden başka yere gönderilen müdür Heybetullah Gözcü neden susmaktadır? Yoksa o da yukarlardan talimat mı almıştır? Benim savcılıktan istediğim belgeler nedense iktidarın yalan makinesi olan gazetede gece yarısı haber olarak geçiliyor.

2000 yılında sözde adına hayata dönüş denen ama aslında hiç de öyle olmayan, siyasi mahpusları hayattan koparan o operasyonda hayatını kaybedenler için mahkemenin kararını okudum. Dava sonucunda özetle, “ insanların en değerli varlıkları olan çocuklarının doğal olmayan nedenlerle ölümünden duydukları üzüntü ve acının hiçbir suretle giderilmesi mümkün bulunmamaktadır “denilmiş 2003 yılında. Ve kamu güvenlik personelinin yaptıklarının yasalara göre suç olduğunu eklemiş.

“MÜFETTİŞ RAPORLARI BİZİMLE PAYLAŞILMADI”

Aradan 17 yıl geçmiş ve 2020 yılında aynı suç tekrarlanmış ama nedense aynı adil hukuki süreci bizler göremedik. İnsanlık ayıbı olan olay yeri fotoğrafları, ekim ayında ulusal medyaya düşünce toplumun gazını almak için olsa gerek Adalet Bakanlığı “İki müfettiş görevlendirdik” diye açıklama yaptı ama nedense müfettişlerin ne yaptığı, nasıl rapor verdiği 6 ay geçmesine rağmen bizimle paylaşılmadı. Adalet Bakanı’nın yüzüne “üç kez müfettiş raporları” ne oldu diye soran TBMM İnsan Haklarını Komisyon Üyesi Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu sanırım birilerini korkuttu ki şimdi de onun üzerine yürüyüp, itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Ömer Hoca’nın ceketinin mendili olamayacak kalibrede insanlar onu yargılamaya kalkıyorlar.

Sosyal medya hesaplarında “Hayvanları soğukta ihmal etmeyelim” diyen Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, yıllarca bu ülkeye hizmet etmiş, kariyeri ödüllerle dolu olan, vatan sevgisi ortalama vatandaştan kat kat fazla olan komiser yardımcısının ölümüne, sokakta üşüyen kangal cinsi köpeğe gösterdiği kadar hassasiyet göstermemiştir. Senin inandığın dinin bunu mu emrediyor Abdülhamit Gül?

“TEK SORUMLU YETKİLİLER DEĞİL, SEN DE KABAHATLİSİN!”

Kamuoyuna açıklama yapılmadan sessizce Gümüşhane E Tipi Cezaevi müdürünün görev yeri değiştirildi. Peki, Mustafa’nın bu yaşanılan tarifi olmayan acının sorumluları sadece cezaevi ve Adalet Bakanlığı yetkilileri ve şu anki muktedir midir? Hayır elbette.

KHK ile mesleğinden ihraç edilince sevinenler “onlar da suçlu yav, ama onlar da sınav sorusu çaldı” diye iftira attığın Mustafa 2000 yılında memur oldu. Yani Ecevit iktidarken başladı mesleğine. “Devlet durup dururken birilerini tutuklamaz, vardır bir şeyler, ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diyenler sen de kabahatlisin. Seni de inandığın tanrı affetsin, ben affetmiyorum. Sabaha doğru hiç ummadığın zamanda ters kelepçeyle çıkarsan bir gün, o zaman anlarsın bu dediğimi. Ve komşuların da sana aynı cümleyi kursun “yav bişi yapmıştır, benim evime neden gelmediler” merak etme sıra sana da gelir, rahat ol, hiç canını sıkma.

Nazilerin yaptığı soykırımdan farkı olmayan KHK ile ihraç olan memurlara “Ağaç kabuğu yesinler” diyen AKP Isparta İl Başkanı (şu an kanser tedavisi görmekteymiş) sen de çok kabahatlisin. Ağaç kabuğunu kaynat, belki iyi gelir hücrelerine.

Bir de asıl kabahatliler, en çok rahatsız olduğum, evlat olsa sevilmez cinsinden. Eğer güçlü olan değişsin ilk diyecekleri “Ya biz de çok rahatsızdık, biliyorduk, bakma sesimizi çıkaramadık Harun” diyen tipik ortalama Türk vatandaşı. Kimi zaman laik, kimi zaman Atatürkçü takılan, kimi zamanda vatan millet Sakaryacı olan orta yolcu, sen de çok kabahatlisin!

“YENİ BİR HAYAT KURMA HAYALİMİZ VARDI”

Üç kardeş bir görüş gününde. Ağustos 2019, Gümüşhane E Tipi Cezaevi.

Mustafa geri gelmeyecek, ne desem ne yazsam boş. Onunla hayal ettiğimiz, tahliye olunca dededen kalma topraklarında bağ bahçeyle uğraşıp, buğday ekip “Ben çok Müslümanım, namaz da kılıyorum” diyenleri evimize, içimize sokmayacağımız yeni bir hayat hayalimiz vardı. Gittiğim her açık görüşte bunu defalarca konuştuk. Tahliyesi mart ayında bitecekti ama gerçekleşemedi. Ölümden sonra hayat var mı, bana pek de var gibi gelmiyor uzun zamandır ama buradayken cennetimizi yaşayamadık, o hep cehennemi yaşadı bu yalan dünyanın.

Mustafa garip geldi, garip gitti. Hiçbir zaman lüks arabası olmadı, lüks sitelerde oturmadı. Lüks yaşantısı da olmadı. Zaten istemezdi de. Mustafa’nın da kaderi böyle oldu. Kimilerinin kullandığı dil ile o bir fetöcü idi. Yıllar önce haber bültenlerinde gözümüze sokulan etö aşağı, etö yukarı diye vatansever komutanları da çarklarında ezen, öldüren aynı güç yeni günah keçisi buldu adına da fetö dedi. Herkes de bu fetö sakızını güzel çiğnedi, çiğnemeye de devam etmekte. Eğer hukuk, adil yargılama gelirse bu ülkeye, kimin gerçekten kahraman, kimin vatan haini olduğu anlaşılacaktır ama artık benim için de pek bir önemi yok, ölenler geri gelmeyeceği için…”

Karantina hücresinden cenazesi çıktı: Plastik sandalyede ölüm!

Mustafa Kabakçıoğlu’nun günlüğü: Hiç olmazsa bir tekerlekli sandalye

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Cihadistlere silah satan Heysem Topalca kimliği değiştirilerek Konya’ya yerleştirildi

10 Şubat’ta şüpheli bir trafik kazasında ölen, Suriye’deki radikal gruplara silah ve kimyasal madde temininin kilit ismi Heysem Topalca’nın üç yıldır MİT koruması altında Konya’da ikamet ettiği ortaya çıktı.

BOLD – Suriye’nin Lazkiye kentinde gıda kaçakçılığı yaparken Suriye iç savaşından sonra bölgenin en önemli silah kaçakçılarından birine dönüşen Heysem Topalca (Hytham Qassap), 10 Şubat 2021’te Konya’da geçirdiği şüpheli trafik kazasında hayatını kaybetti. turkishminute.com’dan Cevheri Güven’in haberine göre şüpheli kazada hayatını kaybeden Topalca hakkında El Kaide üyesi olmaktan kesinleşmiş 12 yıl hapis cezası ve Türkiye’de meydana gelen terör saldırıları nedeniyle iki ayrı yakalama kararı vardı. Polis tarafından 2014’te iki kere gözaltına alınan ancak serbest bırakılan Topalca’nın Türkiye’de olduğuna ilişkin iddialar, kazayla birlikte doğrulanmış oldu. TM’ye konuşan bir kaynak,  Topalca’nın uzun süredir MİT’in korumasında olduğu ve kaza geçirdiği Konya’ya MİT tarafından yerleştirildiğini belirtti.

Kaynak, Türkiye ile Suriye arasında silah ve cihatçı sevkiyatının kilit isimlerinden biri olan Heysem Topalca’nın deşifre olmasından sonra 2015 yılında Hatay’dan uzaklaştırma kararı alındığını belirtiyor. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün El Kaide raporuna göre 2011-2014 yılları arasında 873 kez Suriye’den Türkiye’ye giriş çıkış yaptığı belirtilen Topalca’nın ismi 2015 yılında da çeşitli kaçakçılık olaylarıyla anılırken, ardından Topalca hakkındaki tüm izler kayboldu. Topalca’nın Hatay Yayladağı’nda ikamet eden ailesi de Topalca ile birlikte gözden kayboldu.

MİT VE SURİYE İÇ SAVAŞI

Kaynağa göre Topalca ile MİT arasındaki ilişki Suriye iç savaşıyla birlikte derinleşti ve Topalca, Hatay Yeni Sanayii bölgesinde bir depo tutarak silah sevkiyatı yapmaya başladı. Topalca’nın Suriye’de silaha ihtiyacı olan her gruba silah sattığını anlatan kaynak, Topalca’nın isminin çok sayıda terör eylemiyle anılması üzerine sınır bölgesinden uzaklaştırma kararı alındığını anlattı.

Topalca, Türkiye’den Suriye’ye sarin gazı yapımında kullanılmak üzere kimyasal madde sevkiyatı sırasında yakalanmış, 12 yıl hapis cezası almasına rağmen serbest bırakılmıştı. Topalca’nın ismi 53 sivilin hayatını kaybettiği Reyhanlı patlamasında “araçlara patlayıcı yükleyen kişi” olarak da geçiyor. Kaynağa göre Topalca’nın bu ve benzeri çok sayıda dosyada ismi geçmesi üzerine, 2015 yılında bir süre Hatay Yayladağı’nda gizlendi ve ardında MİT tarafından 2017’de ailesiyle birlikte Konya’ya yerleştirildi ve kimliği değiştirildi.

Topalca, 10 Şubat 2021’de hayatını kaybettiği trafik kazasına kadar Konya’da yaşadı. Kazada Topalca’nın üzerinden farklı bir soyisimde ‘Heysem Tabalci’ ismine düzenlenmiş kimlik çıktı. Topalca’nın oğlu, sosyal medya hesabından babasının öldürüldüğünü doğruladı. Kazanın ardından cenazesi Konya’dan alınarak 11 Şubat’ta Hatay’ın Yayladağı ilçesine götürüldü ve defnedildi.

Heysem Topalca’nın öldüğüne ilişkin oğlunun paylaştığı tweet.

HATAY BELEDİYESİ BAŞSAĞLIĞI MESAJI YAYINLADI

Hatay Büyükşehir Belediyesi ise Heysem Topalca için başsağlığı yanladığı ortaya çıktı.  Büyükşehir Belediyesi adına Yayladağı Mezarlık Kompleksi’nin Facebook (https://www.facebook.com/profile.php?id=100016705056730) sayfasında yayınlanan başsağlığı mesajında, “Yayladağı ilçemize bağlı ‘Kurtuluş’ Mahallesi’nden ‘Heysem Topalca’ vefat etmiştir. Cenazesi 11/02/2021 Perşembe Günü Yayladağı Asrî Mezarlığı’nda defnedilecektir. Büyükşehir ailesi olarak Merhum’a Cenabı Hak’tan rahmet, kederli ailesine sabırlar diliyoruz…” denildi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

‘Hayalet komutan’ Heysem Topalca Susurlukvari kazaya kurban gitti

Susurluk kazasının neredeyse aynısı meydana geldi ve bu kez Suriye silah ticaretinin, Türkiye’deki kanlı olayların beyni Heysem Topalca’yı tır biçti.

BOLD – Suriye’deki çatışmaların başladığı yıllardan itibaren ‘Hayalet Komutan’ ve ‘İkinci Yeşil’ olarak ismi sık sık MİT’le birlikte anılan Suriye uyruklu Heysem Topalca, Susurluk benzeri bir kazayla hayatını kaybetti.

www.turkishminute.com’dan Cevheri Güven’in haberine göre; Topalca’nın içinde bulunduğu araç Konya’nın Karapınar ilçesinde 10 Şubat’ta bir tırla çarpıştı. Topalca olay yerinde can verdi. Reyhanlı patlaması, IŞİD’ın Niğde saldırısının organizatörlüğü, Suriye’ye silah sevkiyatı, El Nusra’ya Sarin Gazı temini dahil onlarca büyük olayda ismi geçen Topalca’nın ölümü kamuoyundan gizlendi.

(Kaza yerinden fotoğraf. Heysem Topalca’nın içinde bulunduğu araç)

Karapınar- Konya yolu Akçayazı Mahallesi Merdivenli mevkisinde 10 Şubat 2021’de saat 21:00 sıralarında içinde Heysem Topalca’nın bulunduğu 68 KH 911 plakalı otomobil ile 06 KH 8433 plakalı tır çarpıştı. Otomobilde bulunan Heysem Topalca (54), Macit El Hacı Ali (33) ve Bilal El Muhammed (21) yaşamını yitirdi. Döne Abdullah (55), Nureddin El Hac Ali (19), Abdullah El Hac, İbrahim El Muhammed (30) ve Halit Bargut (15) da yaralandı. Araçta bulunanlar Konya Şehir Hastanesi ve Karapınar Devlet Hastanesine götürüldü. Hayatını kaybeden üç kişi, otopsi işlemlerinin ardından Hatay’ın Yayladağı ilçesine defin için gönderildi. Kaza sonrası gözaltına alınan tır şoförü Mustafa Usta ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı.

(Heysem Topalca (solda) Suriye’deki çatışmalar sırasında görülüyor)

Hayalet Komutan

Araçta hayatını kaybeden Heysem Topalca (Hytham Qassap), Suriye iç savaşının başladığı 2010 yılından beri Türkiye’nin gündeminde olan bir isim. Hakkında Türkiye’de mahkûmiyet ve yakalama kararı bulunan Topalca’nın Konya’da rahatça hareket edebilmesi oldukça dikkat çekici.

11 Mayıs 2013’teki Reyhanlı patlaması ve 20 Mart 2014’te Niğde Ulukışla’daki IŞİD saldırısı davalarının ‘firari’ sanığı olan Topalca hakkında Adana 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 29 Aralık 2015’te verdiği 12 yıl kesinleşmiş hapis cezası var. Topalca bu cezayı ‘Sarin Gazı Davası’ olarak bilinen Suriye’ye kimyasal silah yapımında kullanılabilecek maddelerin sokulması nedeniyle aldı.

Topalca’nın yakalama kararları ve kesinleşmiş cezalarına rağmen Konya’da bulunması, Susurluk benzeri bir kazayla hayatını kaybetmesi ve bu bilginin kamuoyundan gizlenmesi oldukça dikkat çekici.

(Heysem Topalca)

Hayalet Komutan ve Reyhanlı Patlaması

Heysem Topalca’nın ismi Suriye’deki çatışmaların başladığı 2010’dan beri birçok kez gündeme gelse de en çarpıcısı 11 Mayıs 2013’teki Reyhanlı Patlaması sonrası oldu. 53 kişinin hayatını kaybettiği patlama sonrası gözaltına alınan ve tutuklanan sanıklardan Yusuf Nazik ve Mehmet Gezer, Topalca’yı kendilerini tuzağa düşürmekle suçladı. İkili, “Reyhanlı’dan mal geçirmek için iş birliği yapıyorduk. Patlamada kullanılan minibüsler kaçakçılık için hazırlanmıştı” dedi. Topalca’nın kaçakçılık için hazırlanan minibüslere patlayıcı yerleştirdiği bilgisi üzerine Emniyet’in yaptığı incelemede, Topalca’nın Türkiye’de iki kez gözaltına alındığı ve bırakıldığı, arandığı dönemde bile sık sık Türkiye’ye giriş yaptığı tespitine yer verildi.

Emniyet Genel Müdürlüğünün El Kaide raporunda Topalca’nın 2011-2014 yılları arasında 873 kez Türkiye’ye giriş çıkış yaptığı ifade edildi. Topalca’nın Özgür Suriye Ordusu’nun toplantılarına katıldığı, El Kaide ve El Nusra örgütleriyle de bağlantısının olduğu raporda vurgulandı.

(2013’te Reyhanlı’daki patlamada 53 kişi hayatını kaybetti)

Sarin Gazı davasında 12 yıl ceza aldı

Reyhanlı patlamasından kısa süre sonra 28 Mayıs 2013’te Adana Polisi, Suriye’deki El Kaide örgütüne bağlı Ahrar-ı Şam ve El Nusra Cephesi’ne kimyasal bomba yapımında kullanılan bazı kimyasal maddelerin temin edilmeye çalışıldığı yönünde ihbarı üzerine çeşitli adreslere operasyon düzenledi. Gözaltına alınan biri Suriyeli 5 kişi tutuklandı. Suriyeli olan Heysem Topalca’ydı.

Polisin, 2 kilo sarin gazı yakaladığı belirtildi. Ancak dönemin Adana Valisi Hüseyin Avni Coş, resmî açıklamasında maddenin sarin gazı olmadığını, antifriz olduğunu savundu. İlk duruşmada Heysem Topalca dahil tüm sanıklar serbest bırakıldı. Sanıkların tamamı 17 Temmuz 2013’te tahliye edildikten sonra ele geçirilen kimyasal malzemenin laboratuvar sonuçları geldi. Raporda malzemelerin kimyasal silah üretmede kullanılabileceği, bu kişilerin de kimyasal silah elde etme girişiminde bulundukları belirtildi. Rapor iddianameye girince savcılık, daha önce serbest bırakılan Heysem Topalca hakkında yakalama kararı verdi. Ancak Topalca izini kaybettirmişti.

Olayla ilgili hazırlanan iddianamede, Makine Kimya Endüstrisi’nden sarin gazı üretmek için gerekli maddeleri temin etmeye çalışan ve maddelere rahatlıkla ulaşan sanıkların ödemeleri Arabistan üzerinden yaptıkları ve sadece kimyasal madde değil, havan topu yapılmak üzere krom boru siparişi verdikleri de kaydedildi.

Adana 9. Ağır Ceza Mahkemesindeki dava 29 Aralık 2015’te sonuçlandı. Mahkeme, Heysem Topalca hakkında 12 yıl hapis cezasına hükmetti. Ceza, terör örgütü üyeliğinden verilirken kimyasal silah temin etme suçunun hazırlık aşamasında kaldığı bildirildi.

(Tır dorsesinin zeminine gizlenmiş olarak yakalanan havan topları)

Havan topları yakalandı

Sarin Gazı iddianamesinde geçen havan topları ise 7 Kasım 2013’te tesadüfen yakalandı. Adana’da “Bir tırda uyuşturucu taşınıyor” ihbarı sonucu yapılan aramada, çok sayıda mühimmat bulundu. Tırın içinde Konya ile Adana’da üretildiği belirlenen 953 adet havan topu başlığı ve 10 füze rampası vardı. Polis, mühimmatın El Kaide’ye bağlı El Nusra’ya gönderilmek istendiğini belirledi. Tırın şoförü ilk sorgusunda, talimatları Heysem isimli kişiden aldığını söyledi. Heysem Topalca tır şoförünün ifadesinden sonra yakalandı, ifadesi alındı. Ancak MİT’in devreye girmesiyle serbest bırakıldığı öne sürüldü.

(Topalca’nın aracıyla çarpışan tır)

IŞID saldırısının organizatörü

MİT’e çalıştığı için Türkiye’de korunduğu iddialarıyla sık sık gündeme gelen Heysem Topalca’nın isminin karıştığı bir başka dosya ise Niğde’nin Ulukışla ilçesinde bir astsubay, bir polis ve bir vatandaşın hayatını kaybettiği IŞİD saldırısı.

20 Mart 2014’te İstanbul’a gitmek üzere Hatay’dan yolan çıkan IŞİD üyeleri Benyamin Xu, Çendrim Ramadani ile Muhammed Zakiri, Ulukışla-Adana Otoyolu’nun Gedeli viyadüğünde bulundukları taksiyi durdurmak isteyen güvenlik güçlerine otomatik silahlarla ateş açtı. Jandarma Astsubay Üstçavuş Adil Kozanoğlu ile polis memuru Adem Çoban çatışma sonrası hayatını kaybetti.

Davanın iddianamesinde sanık olan Topalca hakkında mahkeme yakalama kararı çıkardı. İddianamede, şüpheliler Çendrim Ramadani, Benyamin Xu ve Muhammed Sakiri’nin Suriye’deki IŞİD’e bağlı kamptan, İstanbul’da silahlı ve bombalı eylem yapmak için ayrıldıkları öne sürüldü. Bu kişilerin Topalca tarafından Yayladağı’ndan yasa dışı yollarla Türkiye’ye sokulduğu ve İstanbul’daki bağlantılarının da yine Topalca tarafından ayarlandığı aktarıldı.

(Niğde saldırısını gerçekleştiren IŞİD üyesi)

Gazeteci Bünyamin Aygün kaçırıldığında yanındaydı

Milliyet Gazetesi muhabiri Bünyamin Aygün, Aralık 2013’te kaçırıldığında da yanında Heysem Topalca vardı. Aygün, Suriye’ye gitti ve Heysem Topalca’yla buluştu. Topalca’nın kullandığı araçla ilerlerken önleri kesildi ve IŞİD’e bağlı radikal bir kol tarafından kaçırıldılar. Milliyet muhabirinin kaçırıldığı Türkiye gündemine girince MİT üzerinden pazarlık başladı. 17 gün sonra ilk olarak Heysem Topalca serbest bırakıldı. Bünyamin Aydın’ın anlattığına göre 6 Ocak 2014’te Heysem Topalca geri geldi ve Bünyamin Aygün’e “Merak etme kurtuldun sen, ben geri geleceğim, şimdi senin pazarlıkların devam ediyor” dedi. Pazarlıklar sonucu Milliyet muhabiri Aygün de serbest bırakıldı.

Jandarma raporu

Suriye ile ilgili hemen her iddianamede ismi geçen Heysem Topalca’ya ilişkin bilgileri 2013 ve 2014 yılındaki Emniyet ve Jandarma raporlarında bulmak mümkün. Ardından iki kurumda yapılan büyük tasfiyeden sonra Heysem Topalca’nın ismi tekrar gündeme gelmedi.

Jandarma Genel Komutalığının 9 Haziran 2014 tarihli raporunda Topalca ile ilgili şu bilgiler yer aldı:

– Suriye’den kaçak yollarla tarihi eser getirip Türkiye’de satılmasının organize edilmesi.

– Halep sanayi bölgesindeki makinelerin çalınarak Türkiye’de satılması.

– El Kaide ve Nusra Cephesi’ne sürekli Türkiye üzerinden mühimmat temin edilmesi.

– Reyhanlı’da patlayan araçları gönderen kişi olması.

– Adana’da ele geçirilen 931 adet havan mermisinin sahibi olması.

– Cund el Şam örgütü ile ilişkisinin bulunması.

Heysem Topalca’nın ailesi Hatay’ın Yayladağı İlçesi’nde ikamet ediyor. Topalca, Lazkiye’nin kuzey kırsalındaki Türkmenlerin kurmuş olduğu ve Türkiye’den de cihatçıların katıldığı Özgür Suriye Ordusu Yüksek Askeri Konseye bağlı Bayır Bucak Türkmen Tugayı’nın bileşenlerinden El Huva Billa Taburu’nun bir süre liderliğini de yaptı.

“Heysem Topalca’yı MİT korudu”

Heysem Topalca’nın yakalama kararları ve hakkındaki 12 yıl mahkumiyete rağmen nasıl olup da Türkiye’de özgürce dolaşabildiği sorusunun cevabı ise Mehmet Aşkar’ın IŞİD’in Niğde Saldırısı ile ilgili verdiği ifadede gizli.

Bir asker, bir polis ve bir sivilin hayatını kaybettiği Niğde’deki saldırıya dair davada yargılanan sanık Mehmet Aşkar, ifadesinde şunları söyledi:

“MİT’e çalıştığını söyleyen Heysem Topalca ile Yayladağı sınırında silah taşırken askerlere yakalandık ama birkaç telefon görüşmesinden sonra bırakıldık ve teslimatı gerçekleştirdik.”

Niğde saldırısından günler önce beraat

Topalca’nın korunduğu başka bir dava ise ‘evrakta sahtecilik’ olayıydı. 2013 yılı haziran ayında, Heysem Topalca ve babası Muhammed Topalca, resmî belgede sahtecilik suçundan yargılanmaya başladı. Volkswagen marka Suriye plakalı bir aracın ruhsatında oynama yaparak Türkiye’ye sokmuşlardı. Ancak ruhsata kayıtlı şase numarası ile motordaki şase numarası farklı olmasına rağmen Topalca ve babası beraat etti. Beraat kararı, Toplaca’nın isminin karıştığı Niğde’deki IŞİD saldırısından sadece 8 gün önce verildi.

Topalca’nın partneri Nuri Gökhan Bozkır Ukrayna’da

Topalca gibi Suriye’ye silah ticareti gerçekleştiren bir başka isim ise eski bir asker olan Nuri Gökhan Bozkır. Özel Kuvvetler Komutanlığında görevli eski Yüzbaşı Bozkır, 2015’te Ukrayna’ya gitti ve geri dönmedi. Bozkır 2019 yılında Ukrayna’da iltica başvurusu yaptı. MİT tarafından Suriye’ye silah kaçakçılığında kullanıldığını, Türkiye’ye iade edilmesi durumunda hayati tehlikesinin bulunduğunu savundu.

(Nuri Gökhan Bozkır, Ukrayna’da duruşma sırasında)

Nuri Gökhan Bozkır, 2012-2015 yılları arasında Türkmenlere 49 defa silah sevkiyatı yaptığını söyledi.

Türkiye’nin iadesini istediği Bozkır, mahkemedeki savunmasında Türk hapishanelerinde kendisi gibi tehlikeli tanıkların ‘kalp krizi’ sonucu öldüğünü söyledi. Buna örnek olarak hapiste hayatını kaybeden eski bir subay arkadaşını gösterdi.

Bozkır’ı doğrular biçimde Heysem Topalca, şüpheli bir kazayla sessizce hayatını kaybetti ve Türkiye medyasında konuyla ilgili hiçbir haber yer almadı.

 

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0