Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

48 saat süren film gibi yolculuk: Meriç’i yüzerek geçti

Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş’ın doğada 48 saatlik yaşam mücadelesi, sıra dışı iltica yolculuğu ve insanlara umut olacak direniş hikâyesi…

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL

Emrah Büyüktaş, mesleğinin başında genç bir komiser yardımcısıydı. Yüksek puanla girdiği Polis Akademisi’nden mezun olur olmaz Sinop Emniyet Müdürlüğü’nde göreve başlamıştı.

15 Temmuz 2016’dan sonra onun da hayatı birçok meslektaşı gibi değişti. Görevde kaldığı üç ayda ağlayarak insanları tutuklamak durumunda kaldı. Bylock listelerinde ismi bulunduğu gerekçesiyle Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihracının ardından, garsonluk dahil yapmadığı iş kalmadı.

Parasının tükendiği noktada, 6 arkadaş bir bot alıp kendi başlarına yola düştüler. Meriç’te suyun içinde sırt üstü sürüklenirken, yıldızları seyretti gecenin karanlığında ve Eşkıya filmini düşündü…

İşte Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş’ın kendi ağzından zor şartlarda 48 saat süren ölüm-kalım mücadelesi, sıra dışı iltica yolculuğu ve insanlara umut olacak direniş hikâyesi…

O GECE YILLIK İZİNDEN YENİ GERİ DÖNMÜŞTÜM

15 Temmuz 2016’dan yaklaşık 15 gün önce yıllık iznime ayrılmıştım. Tam 15 Temmuz akşamı görevli idim. Sabah uçakla İstanbul’dan hareket etmiştim. Akşam görevimin başındayken, darbe girişimi yaşandı.

Akşamları ben aranan şahıslarla ilgili görev yapıyordum. Alt devre kardeşlerimiz gelmişti. Zaten bizden sonra alt devreler yok, mezun olamadılar. Ben polis akademisinin en son mezunlarındanım, daha sonrası yok. Öğrencileri farklı üniversitelere attılar. Yani 8 yıl emek verdikleri mesleklerine saçma sapan gerekçeler ile maalesef başlayamadılar.

Onlar ile çay bahçesinde oturur iken, telefonuma bir mesaj geldi. İstanbul Boğaz’ı kapatıldı, askerler köprüdeler diye. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken, o ara bombalar patlıyordu. IŞİD eylemler yapıyordu. Herhalde Boğaz Köprüsü’ne de bomba yerleştirildi zannettim. Bu arada neden polis değil de asker geldi dedim. Onun düşüncesinde idik. Buna bir anlamda veremedik.

Daha sonra Cumhurbaşkanı bunun bir darbe girişimi olduğunu söyledi. Biz hemen emniyete hareket ettik. Emrimdeki polis memurlarını da çağırdım. Görev başına gelin, devletin sizlere ihtiyacı var dedim. Daha sonra emniyet müdürlüğüne gittim. Orada karşılaştığım tablo çok garipti.

Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş mesleğinden ihraç edilmeden önce.

Bu arada Sinop İl Emniyet Müdürü, istihbarat şube müdürü, terörle mücadele şube müdürü bir arabaya binmişler bir yere doğru hareket etmeye hazırlanıyorlardı. Sonradan öğrendim ki saklanmaya çalışmışlar.

Ben o gün asayiş şubede görevli idim. Burada terörle şube müdürü asayiş şubeye de vekalet ediyordu. Ben nasıl hareket edelim, bir talimatınız var mı diye sordum. Sen adliye lojmanlarına git, ben sana ulaşırım dedi. İki polis memuru ile adliyede beklemeye başladık.

Bu arada halk sokağa çıkmaya başlamıştı. Herkes şehir merkezinde toplanıyordu. Karşıt görüşlüler de gelince atışmalar yaşanmıştı. Adliye lojmanlarında görevli olduğum için yerimden de ayrılamıyorum. Telsizden birinin talimatını bekliyorum, kimse ortalıkta yok.

DARBEYİ ÖVEN SERBEST KALDI BEN TERÖRİST OLDUM

Kimseden ses çıkmayınca kendi insiyatifimle olay yerine gittim. Sinop’un suçlularından olan, önceden işlem yaptıklarımız bize karşı ‘asker gelecek, kafanıza sıkacak, siz de geberceksiniz’ dedi. Daha sonra başka bir şahıs yine taşkınlık yapıp görevli polislere vurmaya çalışıyordu.

Şahsı bizzat kendim kelepçeledim, belki de o gün Türkiye genelindeki ilk gözaltıyı daha durum ortada iken ben yaptım. Tabi tüm bunlar olurken bahsettiğim isimler yine sessiz. Daha sonra gözaltına alınan şahıs tutuklandı. Tabi 2-3 ay sonra bu şahıs serbest kaldı, biz ise terörist ilan edildik.

O GÜN SAKLANANLAR TERFİ ALDI

Saklanmaya giden müdürler şu an terfi aldılar. Çünkü 15 Temmuz günü çok büyük riskler aldılar, terfi almaları da çok normal tabi. İl emniyet müdürünün olayı çok daha saçma. Bu şahıs Fetö soruşturması geçiriyor. Evi, makamı, aracı arandı. Mahkemeden adli kontrolle bırakıldı, hatta haftada bir valiliğe gidip imza atıyordu. Ama tüm bunlara rağmen o koltukta oturmaya devam ediyordu.

Ve bu insanlar ihraç olmadı, biz ihraç olduk. Darbeye karşı koyan ben terörist, kaçan onlar kahraman oldular. Ben her zaman darbenin her türlüsünün karşısında oldum. Bundan sonra da olmaya devam edeceğim. Çünkü hayatım boyunca aldığım eğitim ve terbiye bunu gerektiriyor. Bizler demokrasi ve insan haklarına saygılı bireyler olarak yetiştirildik.

KİMİN KAHRAMAN KİMİN HAİN OLDUĞUNU TARİH GÖSTERECEK

Devlete ve millete karşı kesinlikle yanlış bir hareketim olmamıştır, olamaz da zaten. Tüm gerçeklerin zamanı geldiğinde ortaya çıkacağından şüphem yok. 15 Temmuz’dan sonra 3 gün eve dahi gitmeden çalıştım. Sonradan tutuklanan devrem 13-14 yaşından beri arkadaşım da benimle beraberdi.

3. günün sonunda arkadaşımı emniyete çağırdılar. Açığa alınmış ve beni arayıp durumu anlattı. Ben ilk başta şaka yapıyor zannettim. Çünkü o da benimle birlikte günlerce çalışmıştı ve nasıl bir hayat sürdüğünü yakından biliyordum. İnsan sonraları anlıyor ki önceden oluşturdukları listeler var ve sırayla herkesi görevden alıyorlar.

Önce arkadaşlarımı sonra bizleri görevden aldılar. Hala almaya devam ediyorlar zaten. Kendilerine muhalif olan herkesi bir torbaya dolduruyorlar ve terörist ilan edip hayatlarını karartıyorlar. Bu operasyonlar Gülen Cemaati odaklı olarak tüm kesimlere sıçradı. Cemaatle bir ilginizin olup olmadığına bakılmaksızın, muhalifseniz terörist damgasını yiyorsunuz.

BİR 15 TEMMUZ’DA POLİSLİĞE BAŞLADI

2006 yılında Polis Koleji’ne girdim. Bursa’da okudum Polis Koleji’ni. 2014’te Polis Akademisi’nden mezun oldum. İlk görev yerim Sinop Emniyet Müdürlüğü’ydü. 15 Temmuz 2014’te göreve başladım.

Açığa alındığım 3 Ekim 2016 tarihine kadar Ekipler Amirliği, Cinayet Şube ve Aranan Şahıslar bölümlerinden sorumlu büro amiriydim. 22 Kasım 2016’da KHK ile ihraç oldum.

15 Temmuz’dan sonra da 2,5-3 ay görevime devam etmiştim. Bu sırada Gülen Cemaati’ne yönelik operasyonlar başladı. İsimleri önceden belirlenmiş, her meslekten insan; polis, hakim, savcı, öğretmen tutuklanıyordu. O dönemde ben mahkemelerde görevliydim.

Dışarıda düzeni sağlamak, mahkeme sonucunu takip etmek, bilgi vermek gibi işlerim vardı. Bir de tutuklananları cezaevine teslim ediyorduk. Olağan şüpheli gözüyle bakıldığı için bize ev aramaları gibi görevler verilmiyordu.

Maalesef emniyet içinde, Polis Akademisi mezunu herkese ‘cemaatçi’ damgası yapıştırılıyordu.

EN YAKIN ARKADAŞLARIMI HAPSE ATMAK ZORUNDA KALDIM

O mahkemelerde insanların haksız yere tutuklandığını gördüm. Yani ben bu insanlarla çalıştım. Hepsini tanıyorum, ne kadar iyi olduklarını biliyorum. Terörist olması imkânsız insanları elimizle götürüp hapishaneye atıyorduk, ki 10 yıllık en yakın arkadaşlarım, mesai arkadaşlarım da bunlara dahil…

Bir yandan da ağladığını, üzüldüğünü belli etmemek zorundasın. Çünkü onlara selam versen bile terörist yerine konuluyordun ki, ihraç olduktan sonra aynı şeyleri kendim de yaşadım.

MAHKEMELERDE O ÇIKĞIKLARI DUYDUKÇA LAVABOYA KAÇIP AĞLIYORDUM

Arkadaşlarımı hapishaneye bıraktıktan sonra günlerce uyuyamadım. Sinop’ta Gülen Cemaati’ne bağlı bir yurtta çalışan temizlikçi bile darbeden gözaltına alındı.

Adamı evinden ben aldım. Mahkemelerde çocukların babalarına sarılıp ağlamalarına şahit oldum. O çığlıkları duydukça ben de lavaboya kaçıp kaçıp ağlıyordum. Yaşadıklarımız çok ağırdı.

O kadar çok insan tutuklandı ki, herhalde şubede en son ben kalacağım ve beni hapishaneye sokaktan geçen adam götürecek diye düşünmeye başladım. Artık büroda çalışacak insan kalmadı. Muhalif her insanı aynı kefeye koyup terörist ilan ediyorlardı.

Zaten Polis Akademisi öğrencilerine 2013’ten itibaren, yolsuzluk operasyonundan sonra ‘Gülen Cemaati ile bağlantılıdır’ diye bir yaklaşım vardı. O zamanki İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın bizzat bu konuyla alakalı açıklaması var.

Görevden alındıktan sonra gelip beni alsınlar diye bir hafta evde öylece bekledim… ‘Nasıl olsa suçum yoktu. Bana bir şey olmaz’ diye düşünüyorum. Suçun olup olmamasına bakmıyor oysa…

Zaten kafalarında yazıp çizmişler, herkesin cezasını veriyorlar. Ben hâlâ hukuk olduğuna inandığım için, bütün hayatımız bu değerler üzerine kurulduğu için ona güvenerek bekliyorum.

ACAYİP BİR ORTAM, O PSİKOLOJİ ANLATILAMAZ 

Daha sonra İstanbul’a geçtim. Ailem İstanbul’daydı. Ben de orada büyümüştüm. Ne yapacağımı düşünmeye başladım. Bir anda boşta kalıyorsunuz. Maddi olarak zor, çevrenizden tepkiler başka, insanlar sizinle konuşmaya çekiniyor. Akrabalarınızdan sizi aramaya korkanlar var. Acayip bir ortam, o psikoloji anlatılamaz.

KHK ile iş yapabileceğimiz bütün alanlar kısıtlandı. Bir yerde çalışmamıza, para kazanmamıza izin verilmiyor. Ne yapacaksın diye soruyor arkadaşlarım. Artık Türk firmalarında çalışma ihtimalimiz yok, giderim yabancı bir firmaya başvururum diyorum. Belki onlar işe alırlar diye ümit ediyorum.

Akrabalarımdan birkaçı sağolsun iş görüşmesi ayarladı. ETİ’ye iş görüşmesine gittim. CV’me baktılar. ‘İngilizcen çok iyi. CV’in dolu.’ diyorlar.

Ama komiser yardımcısı olduğumu ve ihraç edildiğimi öğrenince hemen 180 derece dönüyorlar. ‘Kusura bakmayın sizinle çalışamayız’ diyorlardı. Böyle birkaç yer dolaştım.

TANTUNİ DÜKKANI AÇTIK

Bir gün ilkokul arkadaşım ‘Ben senin terörist olduğuna inanmıyorum’ dedi. Kendisi mahallemizde küçük bir el arabasında tantuni yapıyordu. Beraber dükkan açmayı teklif etti. Tabi dükkan nasıl açılır? Hiç bilmediğim, yabancı olduğum konular. Bunları araştırdım, öğrendim. Bir yer kiraladık. Boyasını beraber yaptık, malzemeleri yerleştirdik.

Bir aya kalmadan dükkanı açtık. 3-4 ay boyunca orayı işlettik. Ama oradan para kazanmak için bir sene beklemek gerekiyormuş. Beklemek için de kenarda bir paranızın olması lazım.

Biz zaten göreve yeni başlamıştık, borçlarımızı ancak ödemiştik ki, ihraç olduk. Birikimim hiç yoktu. Bu nedenle orayı devam ettiremedim. Haklarımı devredip paramı aldım.

BABAMI DA İŞTEN ATTILAR

Sonra yine boşluğa düştüm. Bu arada Ramazan gelmişti. Arkadaşlarım tutuklanmaya devam ediyordu. Haberlerini alıyoruz, psikolojik olarak gittikçe çöküyoruz. Ailem de halimi görüyor, üzülüyor. Yapabilecekleri bir şey yok.

Babam inşaat ustası. Bir şirkette çalışıyordu ve o dönemde belediyeye bir inşaat yapıyorlardı. Çalışma arkadaşları onu üzüntülü görünce, ne oldu diye sormuşlar. Babam da ne bilsin, saf saf anlatıyor, oğlunun başına gelenleri. Bir işgüzar çıkıp hemen babamı belediyeye şikayet ediyor. Belediye AKP’li tabi ki. Babamı hemen işten çıkardılar. Ekonomik olarak dibi gördük.

KADIKÖY’DE GARSONLUK

Holland’da kampta yaşayan Emrah Büyüktaş, BOLD Medya canlı yayınında Fatih Akalan’ın da sorularını cevapladı.

Neyse ki, babam yıllardır inşaat işiyle uğraştığı için başka bir yerde iş buldu ama tazminatını ödemediler, bütün hakları elinden alındı. Zaten kendinizi savunma şansınız olmuyor.

O arada bir akrabam bana iş buldu. Kadıköy’de Bağdat Caddesi’nde garsonluk yapmaya başladım. Bir yıldan fazla çalıştım orada, fakat gerçek adımla değil. Geçmişimle alakalı söylediğim her şey yalandı, ister istemez. İnsanlara yaşadıklarınızı anlatamıyorsunuz.

Kimseyi küçümsemek için demiyorum ama bir garsonun profili aşağı yukarı bellidir. Benim farklı olduğum anlaşılıyordu. Herkes tabi ki beni merak etmeye, sen burada ne yapıyorsun diye sormaya başladılar.

Biz yıllarca devlet terbiyesi aldık. En iyi okullarda okuduk. Polis Okulu’na da en yüksek puanlarla girdim. Kendi hakkımla. Alnımın teriyle çalışıp kazandım. Üniversite mezunuydum.

Akademi’de aynı zamanda çift anadal yaptım. Kamu yönetimi okudum. Çalışırken Sinop Üniversitesi Çevre Sağlığı bölümünde yüksek lisans yapıyordum. Ama anlatamıyordum durumu kimseye. Türkiye’de işsizlik var, biliyorsunuz deyip geçiştiriyordum.

POLİS OLMAMA RAĞMEN POLİSTEN ÇEKİNİR HALE GELDİM

Emrah Büyüktaş Yunanistan’dayken.

Tabi bu arada sigortasız çalışıyorum. Bir yandan artık çalışıyorum, para kazanıyorum diyorum ama kafamın içi sürekli meşgul, ne zaman gelecekler, ailemin evini ne zaman basacaklar diye.

İki gün annemde, iki gün kardeşimde, 2-3 gün başkalarında kalıyorum. İster istemez otobüse binmeniz lazım, işe gidiyorum. Sokakta polis görüyorum.

Eski bir polis olmama rağmen onları gördükçe, yani bu duygu tam tarif edilemez ama korku değil, acıma değil. O kadar farklı bir ruh haline giriyorsunuz ki… Polis olmana rağmen polisten çekiniyorsun, yakalanırsan hapse gireceğini biliyorsun.

Arkadaşlarımın arabasıyla bir yerlere gidiyoruz, acaba polis bizi çevirir mi, kimlik sorar mı düşüncesi sürekli kafamda dolaşıp duruyor. Sorarsa direkt tutuklanıyorsunuz. Yargısız infaz var. Suçlu suçsuz ona hiç bakılmıyor.

ARKADAŞLARIM TAHLİYE OLANA KADAR AİLELERİNE SAHİP ÇIKTIM

Garsonluk yaptığım süre boyunca içerideki arkadaşlarımın ailelerini ziyaret ettim. Aklım zaten sürekli onlardaydı. 10-15 yıllık dostlarım hepsi. O yüzden o dönemde yurt dışına çıkmayı düşünmedim.

Onları bırakıp gidemezdim. Arkadaşlarım 22 ay yattıktan sonra serbest kaldılar. Sanırım geçtiğimiz mayıs ya da haziran ayıydı.

Birlikte oturduk, konuştuk ve hep beraber yurt dışına çıkmaya karar verdik. 11 ya da 12 Ağustos 2018’de bir arkadaşımızın düğünü oldu. O ve eşi, birkaç kişi daha derken 6 kişi olduk. Ağustos sonunda Türkiye’den ayrıldık.

Önce Yunanistan’a gidebilmek için bir plan yaptık, çünkü kaçakçılara güvenecek durumumuz yoktu, verecek paramız da yoktu. Yanımızda iki kadın vardı. Ekipten 3 kişi aranıyordu. İki kişi hapisten yeni çıkmıştı. Bir kişinin de herhangi bir soruşturması, araması yoktu.

VE MERİÇ’E HAREKET

Gece yarısına doğru 11, 12 civarı İstanbul’dan iki arabayla hareket ettik. Bot, can yeleği, kürek yani nehri geçebilmek için lazım olan tüm malzemeleri kendimiz temin ettik. Harita üzerinde çalışma yapmıştık, nereye gideriz, ne yaparız diye.

Arkadaşlarla birbirimizi takip de ediyorduk. Sabaha doğru Meriç Nehri’ne yakın bir yere kadar geldik. Nehrin kenarına ulaştık. Saat sanırım dörttü, zifiri karanlık her yer. Dolunay vardı sadece. Korku filmlerindeki gibi.

Tarlaların arasından geçiyorsunuz, her taraf sivrisinek. Elimize botlarımızı aldık, can yelekleri poşetlerdeydi. Nehrin kenarına yaklaştık. Orada hafif bir tümsek vardı, hemen altında su akıyor. Ben öne geçtim, botları daha iyi nereden indirebiliriz diye uygun bir yer bakıyorum.

Botları şişirip hemen suya inmemiz lazım. Telefon açamıyoruz, termal kamera olabilir. Her şeyi düşünmek zorundayız.

DEVRİYE ARAÇLARI BİZE DOĞRU GELMEYE BAŞLADI

Birdenbire arkadaşlar patır patır yuvarlanmaya başladılar. Ne oluyor diye kafamı kaldırdım. Kırmızı ışıklı bir aracın bize doğru yaklaştığını gördüm.

Resmi bir araç olduğu belliydi. Hudut Kartalları denilen askeri devriye olduğunu daha sonra öğrendim bu araçların. Çalıların arasına saklandık ama askerler dibimizde bitti.

O an zaten mahşer yeri gibiydi. Herkes bir yerlere koşuşturuyordu, kırmızı ışıklar üzerimize doğru yanmıştı. Hâlâ şu an size anlatırken bile sağlıklı düşünemiyorum, kim neredeydi, ne yapıyordu…

Benim arkamda sırt çantam vardı. Askerlerle aramda 10 metre kalmıştı. O karanlıkta bir anda hemen suya atladım.

Benimle beraber bir arkadaşım daha atladı. Diğer arkadaşların yanında kadın olduğu için atlayamadılar, ayrıca yüzme de çok iyi bilmiyorlardı. Atlarken de saklanırken de ağaçların dikenleri, dalları vücuduma battı, her yerim paramparça oldu.

CAN HAVLİYLE NEHİRE ATLADIK

Biz iki arkadaş can havliyle nehre atladık. Denizde yüzersiniz ama nehirde yüzmek farklı. İçinde ne olduğunu bilmiyorsunuz, bataklık olduğu, suyun çektiği söyleniyor.

Nerede bataklığa saplanıp, akıntıya kapılabileceğiniz belli değil. Bize arkadan bağırıyorlar, kaçmayın şerefsizler, gebereceksiniz, suda boğulacaksınız, vatan hainleri diye… Ağza gelmeyecek küfürler savurdular.

Sırtımda çantayla yüzmeye çalışıyorum, bir yandan da düşünüyorum. Arkamızdan ateş ederler mi, sonuçta orada acemi erler de var. Biri ateş etse ne yaparım, kendimi nasıl korurum. Bir yandan geride kalanları düşünüyorum. Arkanıza bakma şansınız yok.

Zaten nefes nefese kalmışım, o korkudan ve hareketten dolayı. Hemen karşı kıyıya ulaşmaya çalışıyorum. Mesafe 100 metre falandı.

Ben iyi yüzüyordum, diğer arkadaşım da 10 metre solumdan geliyordu. Akıntı vardı. Yardım edin, imdat diye bağırmaya başladı. Yanına gidip bir şey yapamıyorsun.

Bir süre sonra onu kaybettim, akıntıda sürüklendi. Herkes kendi derdine düşmüş, mahşer yeri gibiydi o an. O kadar zor şeylerdi ki… Anlatırken o anları tekrar tekrar yaşıyorum.

EŞKIYA FİLMİNDEKİ GİBİ YILDIZLARI SEYRETTİM

Hâlâ suyun içindeyiz, yüzmeye devam ediyorum. Telefonum cebimdeydi. Bir anda nehre atladığım için onları poşetleme şansım olmamıştı. Yüzmeye devam ediyorum, altımda eşofman gibi bir şey vardı.

Eşofman şişmeye başladı. Tam nehrin ortasına geldim, kulaç atıyorum, olmuyor, ilerleyemiyorum. Altımda ne varsa hepsini çıkardım.

Çantayı da bir koluma aldım, sırt üstü geri geri karşıya yüzmeye devam ettim. Sırt üstü yüzünce bir anda dolunay, gökyüzü ve yıldızlar beni Şener Şen’in oynadığı Eşkiya filmine götürdü. Polisler onu çatı katı gibi bir yerde kıstırıyorlardı. O da çatıya çıkıp gökyüzünü seyrediyordu.

Aynı sahneyi ben o anda nehirde yaşadım. Bir yandan ateş edecekler mi diye düşünüyorum, bir yandan özgürlüğüme gidiyorum, canımı kurtarıyorum, bir yandan yıldızları seyrediyorum. Çok değişik bir andı. Trajikomik mi desem, nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum.

BATAKLIĞA SAPLANDIM, VÜCUDUM KAN REVAN OLDU

Kıyıya kadar ulaştım nihayet. Çıkmak için elimi atınca bu kez bataklığa saplandım. Orada korktum işte. Buraya kadar yüzdüm, bundan sonra batacağım herhalde, çıkamayacağım dedim. Sonra bir ağaç dalı buldum ve kendimi yukarıya doğru çektim.

Ağaç da dikenliymiş, ellerim paramparça oldu. Vücudumda çizilmedik yer kalmadı. Ama gözüm hiçbir şey görmüyordu. Acısını bile hissetmedim. O halde sudan çıktım. Üstümde başımda hiçbir şey yok. Neredeyse anadan doğma bir haldeydim. Üzerimi giyinmek aklımın ucundan geçmiyor.

Bir an önce oradan uzaklaşmaya bakıyorum. Askerler peşimizden gelir, beni geri götürürler diye düşünüyorum. O anda sağlıklı düşünme şansınız yok tabi.

Arkadaşım nerede, onu da bilmiyorum. Nehir ne kadar sürekledi, ne oldu? Öldü mü, kaldı mı? O sol taraftaydı, ben sağdan çıktım. Hemen tarlaların içine girdim, uzaklaşmaya çalıştım.

Yatay bir şekilde değil de, dikey bir şekilde yarım saat yürüdükten sonra çantamdaki kıyafetleri çıkarıp giydim. Poşetlemiştim onları. Üzerime bir şort, bir tişört geçirdim. Ayakkabımı giydim. Nerede olduğumu bilmiyorum tabi.

ÇOK ACIKMIŞTIM, KAVUN TARLASINDA KARNIMI DOYURDUM

Yanımda yiyecek yok, su yok, ışık zaten yok. Tarla yolunu takip ederek bir-iki saat kadar yürüdüm. O arada çok acıktım, susadım. Hava hafif aydınlanmaya başlayınca ayçiçek tarlalarına girdim. Çekirdek topladım, kavun tarlası vardı. Elimle kavunu parçalayıp yemeye başladım. O kadar acıkmıştım ki…

Bir süre daha yürüyünce bir koyun sürüsü gördüm. Bir çoban vardır diye o tarafa doğru yürümeye başladım, belki İngilizce konuşabiliriz, bana yolu tarif eder diye ümit ediyorum. Atina’ya gitmek istiyorum ama nasıl gideceğimi bilmiyorum.

KÖPEKLERLE KOVALAMACA

Tam adama yaklaştım, iki köpek çıktı karşıma ve beni kovalamaya başladılar. 2-3 dakika köpeklerden kaçtım, tarlalara daldım. Sürüden uzaklaşınca köpekler geri döndü.

Yürümeye devam ettim. Bir yerde Ülker paketleri gördüm. Benden önce buradan yürüyenler vardı, demek ki doğru yoldaydım. Bir tarlada bidonlara doldurulmuş su buldum.

İçemedim tabii ama vücudumdaki kanları, görebildiğim her yerdeki pislikleri temizlemeye çalıştım. Çantam zaten tamamen çamur.

Üstüm başım çamur. Biri beni görürse mülteci olduğumdan şüphelenemesin diye kendimce tedbir almaya çalışıyorum. Sonra yarım kalmış bir inşaat gördüm. Onun çatısına çıktım.

Etrafı gözetlemeye başladım. Saat yanılmıyorsam sabah 6.00 civarıydı. Yapının tepesinden anayol görünüyordu.

MAKEDONUM DEDİM AMA KEŞKE DEMESEYDİM

Anayola doğru giderken bir adamla karşılaştım. İngilizce nereli olduğumu sordu. Makedonum dedim, keşke demeseydim, sonradan öğrendiğime göre Makedonlarla araları kötüymüş.

‘Arap mısın’ diye sordu bu kez. ‘Yok’ dedim, bu sefer nesin, kimsin sen der gibi elini kolunu sallamaya başlayınca koşarak uzaklaştım yanından. İhbar etmesin diye kaçtım. Hedefim polise yakalanmadan, mülteci kampına girmeden Atina’ya ulaşmaktı.

Anayola doğru ilerlerken bir köyün içinden geçmem gerekti. Orada yaşlı bir amca ile karşılaştım. O anladı halimden. ‘Meriç’ten mi geçtin?’ diye sordu.

Arkadaşlarla kamp kurduğumuzu söyledim ama inanmadı. En son Türkiye’den geldiğimi söyledim, ‘Git polise teslim ol’ dedi. ‘Tamam, ben teslim olurum, ne tarafta yerleri’ diye sordum, gösterdi. Tabi ben oraya gitmedim.

Nihayetinde anayola çıktım, orada bir benzin istasyonu vardı. Yerlilerden çok yabancıların olduğu istasyonda Atina’ya nasıl gideceğimi sordum, söylediler ve gösterdikleri yöne doğru yürümeye başladım.

Bu arada üzerimde ne kimlik ne pasaport, hiçbir şey yok, polise denk gelsem götürecekler.

22 KİLOMETRE YÜRÜDÜM

Yolda yürürken yanımdan polis arabaları geçiyordu, pazar günüydü, tatil günü diye mi ilgilenmediler bilmiyorum, beni durduran olmadı. Otostop çekiyorum, kimse almıyor. Türk plakalı arabalar geliyor, onlara el sallıyorum, havaya zıplıyorum ama hiç ilgilenmiyorlar. Yaklaşık 5 saat yürüdüm.

Toplamda 22 km yol yürüdüm. Sonunda Dimetoka şehrine ulaştım. Fakat şehre varmadan yine bir benzinlik buldum, artık dayanacak gücüm kalmamıştı. 30 saattir uyumamıştım, açtım, susuzdum. Paramı poşete geçirip boynuma asmıştım.

Benzinliğe girdim. Herkes bana tip tip bakmaya başladı. Ne oldu, ne var ki bana bakıyorsunuz havasındayım ben. Kendimde bir acayiplik görmüyorum. Su, meyve suyu aldım.

Sonra tuvalete gittim. Aynaya bakınca boynumdan, V yakalı tişörtümün ucuna kadar komple çamur içindeyim. Orayı göremediğim için temizleyememişim. Ağustos’un 19’u, hava herhalde 40 derece filandı. Kurumuş çamurlar.

Komple boğazımı, boynumu, çantamı her yerimi temizlemeye başladım. Biraz kendime çekidüzen verdim.

Nihayetinde Dimetoka’nın girişine geldim. Orada bir Türk ile karşılaştım. Yunanistan’da yaşıyormuş. Biraz muhabbet ettik. Üstümü başımı perişan görünce o da ‘Meriç’ten mi geçtin?’ diye sordu.

Ona da arkadaşlara kamp kurarak Avrupa’yı gezdiğimizi söyledim. Şakalaşırken ayağım kaydı dere kenarında suya düştüm, dedim. Geziyorum deyince, ‘Burada Aleksandrapoli diye bir şehir var, istersen oraya geç. İzmir gibi, hem güzel mekanlar var’ dedi.

Nasıl gideceğimi sordum. Otobüs terminalinin yerini tarif etti. Saat 11’de terminale vardım. 11.50’de Selanik aktarmalı Atina’ya bir otobüs buldum.

SABAHA KADAR BANKTA UYUDUM

Yunanistan’a daha önce gelmiş arkadaşlarım vardı. Geçmeden önce onlarla irtibat halindeydim.

Bana demişlerdi ki, ‘otobüsün en arkasına bilet keserlerse bil ki mülteci olduğunu anlamışlardır ve polis kontrole geldiğinde zaten direkt en arkaya gidiyor ve orada oturanları alıp kampa götürüyorlar’ Benim biletimi de en arkaya kesmişlerdi. Yapacak bir şey yoktu.

Param kısıtlı, çıkıp gitme şansım yok. Nasip deyip otobüse bindim. Pazar günü olduğu için herhalde, herhangi bir polis çevirmesine denk gelmedim. Selanik’e vardım.

Oradan Atina’ya geçtiğimde saat gece 12 idi. Uyumayalı 48 saat olmuştu. Yolda insanlara telefonunuzu, Whatsup’ınızı kullanabilir miyim diye soruyorum. Tabi kimse kabul etmedi.

Kontürlü hatlara bakıyorum. Ankesörlü telefonlar var. Ama yurt dışına arama yapamıyorsunuz diyorlar. Nereye, nasıl gideceğimi bilmiyorum, ne yapacağımı bilmiyorum. Yardım edebilecek kimse yok. Otobüs seferleri de bitmiş.

Vücudumun artık dayanacak hali kalmadı. Orada en köşede bir yere çekildim ve bankta sabah sekize kadar uyudum. O arada yanımdan polisler geçiyor ama artık yakalanırsam yapacak bir şey yok, yakalanırsam da yakalanayım, buraya kadar gelmişim diye düşünüyorum.

AİLEM BOĞULDUĞUMU ZANNETMİŞ

Sabah sekiz gibi uyandım. Hemen şehiriçi otobüsler için bir bilet aldım. Havaalanı-terminal arasında gidip gelen bir otobüse bindim. Bir metro istasyonu bulunca inerim diye düşünüyorum.

Metro istasyonunda indim içinde interneti olan Whatsapp işaretli bir kart aldım. Sonra Vodafone bayiinden de 80 Euro’ya telefon aldım. Direkt evdekileri aradım.

Eşim, annem ağlamaktan ne hale gelmişlerdi. Karşılıklı bayağı ağlaştık. Bir yandan da hayatta olduğumu öğrenince tarif edilemeyecek bir mutluluk yaşadılar. 6 kişilik ekipten dört arkadaşımız yakalanmıştı. Birinin araması yok diye serbest bırakmışlar, adli kontrolle.

Diğer üçü hâlâ hapiste. Bizden sonra oraya ceset arama ekibi gelmiş. Askerler tutuklanan arkadaşlarımızın ailelerine bizim için haber alınamadı demiş. Ailem beni boğuldu, öldü zannetmiş. Annem sinir krizi geçirecek duruma gelmiş…

NEHRE ATLAYAN ARKADAŞIMI KAMPTA BULDUM

Sonra Atina’da 1 aylık bir ev kiraladık. Meslekten tanıdığım daha önce Atina’ya gelen arkadaşlarım vardı. Evi, onların yardımı ile buldum. Birkaç hafta kendime gelemedim.

Bacaklarımın yaralarının geçmesini bekledim. Benimle geçen arkadaşımın hayatta olduğunu öğrendim. Polise yakalanmış, Yunanistan’da kamptaymış. 1 hafta 10 gün kampta kaldı. Sonra yanıma geldi. Bir buçuk ay beraber kaldık. Çocukluğumdan beri Hollanda’yı seviyorum ben.

Oraya gitmek istiyordum. Sahte bir kimlikle 30 Ekim 2018’de Belçika’ya geçtim, aynı gün hızlı trenle Hollanda’ya geçip iltica merkezine başvurdum.

HOLLANDALI YETKİLİLER YAŞADIKLARIMA İNANAMADI

Burada yol mülakatı yapıyorlar, nasıl geldiniz diye her şeyi soruyorlar. Beni dinleyen yetkililer inanamadılar anlattıklarıma. Hatta bunların kitabını yazın dediler. Yol mülakatında bile öyle bir tepkiyle karşılaştım.

Normalde 15 dakika sürüyor bu görüşmeler, benimki 1,5 saat sürdü. Bu arada beraber kaldığım arkadaşım da Hollanda’da. O benden bir hafta önce geldi.

Farklı kamplardayız ama yine burada buluştuk. 2,5-3 aydır Hollanda’dayım. Şimdi sürecimizin (iltica) sonuçlanmasını bekliyoruz.


Komiser Yardımcısı Emrah Büyükbaş, Hollanda Lahey Adalet Divanı önünde.

GERİYE DÖNME ŞANSIM OLSA MESLEĞİME DEVAM EDERDİM

Bu yaşananların sorumlusu devlet değil, devletimize küsme şansımız zaten yok. Devlet bir araçsa, hükümet bunu kullanan bir şoför. O şoför arabayı nereye götürürse araba da oraya gider. Ben devletime küs değilim, beni devletim büyüttü. Milli ve manevi değerlerimize zaten saygılıyız.

Küçüklüğümden beri polis olmak istiyordum. Beni bu hale getiren ve bunun sorumlusu sadece anti-demokratik hükümettir. Ben yine sevdiğim mesleği, hayalim olan mesleği yapmayı isterim. Ama bunca emek verdikten sonra bunların haksız yere başınıza gelmesi, mağdur duruma düşmeniz ve çok sevdiğiniz ülkenizden ayrılmanız tabi ki insana çok acı veriyor.

BU YAŞANANLAR BAŞKALARININ BAŞINA GELSE YARISI İNTİHAR EDER, YARISI İSYAN ÇIKARIR

Hatta bu yaşananları bazen arkadaşlarımızla aramızda konuşuyoruz. Diyoruz ki bu yaşananlar başkalarının başına gelse yarısı intihar eder yarısı da isyan çıkartır. Yani sadece biz değil bu kadar insan, yüzbinlerce kişi o kadar iyi insanlar ki, başkaları yaşasaydı bunları sağı solu yıkarlar, her yerde karışıklık çıkarırlardı. Yaşadıklarımız çok ağır, travmatik olaylar. Ama dediğim gibi ben bu durumun sorumlularından bu dünyada olur mu bilmiyorum ama öbür dünyada hakkımı alacağım.

YOLSUZLUK VE RÜŞVETLERİN ÖNÜNE GEÇMEYE ÇALIŞTIK

Biz hayalimizin peşinden koştuk. Her zaman polis olmak istedik. Bu ülkenin çok daha iyi yerlere gelmesinde bizim de katkımız olsun istedik. Elimizden geldiğince yolsuzlukların, rüşvetlerin önüne geçmeye çalıştık.

Bulunduğumuz kurumda demokrasinin hukukun dışına çıkılmasına izin vermedik. Çıkanları da gereken adli mercilere bildirdik. Bizim bütün gayemiz buydu. Ülkemizin daha demokratik olması ve daha yaşanılabilir bir yer olmasıydı.

Şimdi Hollanda’ya geldim ve burada yaşıyorum. Hayatımı burada geçirmek istiyorum. İnsanlar çok iyiler, anlayışlılar. Bize zaten sinelerini açtılar. Elimden geldiğince bu ülkeye faydalı olmak istiyorum.

Türkiye’den bazıları diyor ya, Hollanda ve Almanya bizi kıskanıyor diye. Keşke imkanları olsa da gelseler şuradaki ortamı, medeniyet seviyesini ve demokrasi seviyesini bir görseler.

Temenni ediyorum ki ülkemiz de inşallah ilerleyen süreçlerde bu demokratik ortam ve medeniyet seviyesi yakalanmış olur. Devletimize küs değiliz sadece bizi bu hale getirenlerden hakkımızı alacağız inşallah.

Allah her zaman haklının ve doğrunun yanındadır. Biz yanlış bir şey yapmadık. Dediğim gibi ben insanların haksız yere tutuklanmalarına şahit oldum ve bu insanların dosyalarının boş olduğunu gördüm. Bu insanların hakkı nasıl ödenecek bilmiyorum.

BOLD ÖZEL

Nurkiç’in eli kırıldı, Enes Kanter takımını zafere taşıdı

 

Portland, yıldız oyuncusu Yusuf Nurkiç’in elinin kırılmasının ardından çıktığı ilk karşılaşmada Atlanta Hawks’ı 112-109 mağlup ederken, double-double yapan Enes Kanter maçın oyuncusu seçildi.

MUHAMMET ALİ TOKSOY | BOLD NBA

NBA’de Batı Konferansı ekiplerinden Portland, üç gün önce karşılaştığı İndiana maçında yıldız pivotu Yusuf Nurkiç’in elini kırmasıyla büyük şok yaşamıştı. NBA kamuoyunda, Portland bu mevkiye kimi alabilir tartışmaları yapılırken, Koç Stotts’un, benchden gelerek süre alan oyuncusu Enes Kanter ile özel olarak konuştuğu ve ona ‘ben sana güveniyorum. Parkeye çık ve iki sene önce yaptığının aynısı tekrar yap.’ dediği kulislere yansımıştı. Enes Kanter, başta Koç Stotts olmak üzere kendisine güveneleri mahcup etmedi ve double-double yaparak maçın kazanılmasında başrol oynadı.

NURKIÇ’IN DAHA ÖNCEDE AYAĞI KIRILMIŞTI

2019’da neler olduğunu birlikte hatırlayalım. Enes Kanter, iki sene önce, sezon arasında NewYork Knicks’ten ayrılıp Portland Trail Blazers’a gelmişti. Oyuna bu sezon olduğu gibi benchden gelerek katkıda bulunuyordu. Yusuf Nurkiç’in sezon sonuna yakın talihsiz bir pozisyonda ayağını kırılmasıyla, NBA otoriteleri Portland’ın play-off’lara kalma şansının azaldığını, bunu başarsa bile ilk turu geçmesinin mümkün olmadığında fikir birliğine varmışlardı. Yusuf Nurkiç’in yokluğunda maçlara ilk beşte çıkan Enes Kanter, mükemmel bir performans sergileyerek herkesi şaşırtmıştı. Enes Kanter’li, Damien Lillard’lı Portland, Play off’lara kalmayı başarmış ilk turda Oklohoma’yı, 4-1 ile geçmiş, Yarı Finalde ise Nikola Jokic’li, Jamal Murry’li Denver Nugget’sı 4-3 ile eleyerek finale kalmışlardı. Bu turda Enes Kanter hem oruçlu hem de ciddi bir omuz sakatlığına rağmen takımını yalnız bırakmamış ve Portland’lı taraftarların kalbinde taht kurmuştu. Batı Konferansı Finalinde ise tarihinin altın dönemlerini yaşayan Golden State Warriors’a elenmişlerdi. Uzun yıllar final görmeyen Portland’ın başarısında Enes Kanter’in rolüde çok büyüktü. O sezon Enes Kanter’in performansını inceleyelim

Geçen sezon Boston Celtics forması giyen ve Doğu Konferansında Final oynayan yıldız oyuncu, bu sezon başında tekrar Portland ‘a geri dönmüştü. İki yıl önce olduğu gibi Yusuf Nurkiç’in ardından oyuna giren Enes Kanter, Boşnak yıldızın bu kez de elinin kırılmasıyla, dün geceki Atlanta maçına ilk beşte çıktı. Maçta mükemmel bir performans sergileyen Enes Kanter karşılaşmayı 12 sayı, 15 ribaund, 5 blok, 3 asist, 2 top çalmayla tamamladı. Maçın oyuncusu seçilen Enes Kanter, maç sonrasında verdiği röportajda takım arkadaşlarına övgülerde bulunurken, yaptığı esprilerle stüdyodaki spikerleri kahkahaya boğdu.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

20 yıllık AKP iktidarının utancı: Yoksulluk intiharları!

TÜİK verilerine göre ekonomik sebepler yüzünden yaşanan intiharların toplam intiharlar içindeki payı 2018’de yüzde 7.3 iken 2019’da yüzde 9.4’e yükseldi. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisine (İSİG) göre sadece iş yeri içinde veya işe bağlı olarak intihar edenlerin sayısı 2020’nin ilk 8 ayında 54 kişi oldu.

BOLD ÖZEL – FOX TV’de İsmail Küçükkaya’nın konuğu olan DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, yoksulluk nedeniyle yaşanan intiharlara dikkat çekti. Babacan “Bu ülkede yoksulluk intiharı diye bir kavram oluştu” ifadesini kullandı. Babacan’nın dikkat çektiği o intihar vakalarına son örnek Ankara’da yaşandı. Bir esnaf Ankara Kalesi surlarından aşağıya atlayarak intihar etti.

2020’NİN İLK 8 AYINDA 54 KİŞİ İNTİHAR ETTİ

Son yıllarda yükselen işsizlik ve enflasyonun yanı sıra Türk Lirası’ndaki değer kaybı yoksulluğun boyutlarını artırdı. TÜİK’in açıklanan son verilerine göre, Türkiye’de  4 milyon 16 bin bin kişi işsiz. Ancak Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi‘ne (DİSK-AR) göre bu rakam  9.8 milyon. Ekonomik açıdan iç açıcı olmayan tablo pandemi süreciyle  ile birlikte intihar olaylarını daha da artırdı.

İNTİHAR VAKALARINDA KORKUTAN ARTIŞ

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2002’den bu yana ülke genelinde toplam 4 bin 801 kişi geçim sıkıntısı yüzünden intihar etti. Aynı sebepten intihar edenlerin son 5 yıldaki sayısı da bin 370 kişiye ulaştı. 2018 Ağustos’ta yaşanan kur artışıyla derinleşen ekonomik kriz, sadece son 2 yılda 566 vatandaşı intihara sürükledi. Ülke genelinde ekonomik sebepler yüzünden yaşanan intiharların toplam intiharlar içindeki payı 2018’de yüzde 7.3 iken 2019’da yüzde 9.4’e yükseldi. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’ne göre sadece işyeri içinde ve/veya işe bağlı olarak intihar edenlerin sayısı 2020’nin ilk 8 ayında 54 kişi oldu.

PANDEMİDE 100 MÜZİSYEN İNTİHAR ETTİ İDDİASI

2020 yılına ait veriler henüz açıklanmadı. Ancak artan intihar olayları, pandemi döneminde daha da sık gündeme geldi. Sadece sanat dünyasında yüzlerce kişinin intihara teşebbüs ettiği iddiası 2020 yılında günlerce konuşuldu. CHP Ankara Milletvekili Gamze Taşcıer, koronavirüs kısıtlamalarından sonra 100 müzisyenin intihar ettiğini söyledi. Müzik ve Sahne Sanatçıları Sendikası Onursal Başkanı Mehmet Çırıka bu iddianın gerçeği yansıtmadığını belirtse de sendikanın yönetim kurulu üyesi Hasan Aldemir iddiayı doğruladı. Aldemir, “Müzisyenlik meslek tanımı içinde görülmüyor, ek gelir olarak müzisyenlik yapanlar da var. Bu yüzden de resmi rakamlar elde etmek mümkün değil!” diyerek bu bilgilere sendika olarak ulaştıklarını ifade etti.

AÇLIK VE YOKSULLUK SINIRI HER AY KATLANIYOR

Türk-İş’in açlık ve yoksulluk sınırı araştırmasının Aralık 2020 sonuçlarına göre; açlık sınırı yani sadece sağlıklı beslenmesi için dört kişilik bir aileye 2 bin 592 lira para gerekiyor. Yoksulluk sınırı olarak belirlenen gıda harcaması ile birlikte giyim, konut, ulaşım, eğitim ve  sağlık ihtiyaçları harcamalarının toplam tutarı ise 8 bin 436 TL olarak açıklandı.

MUTFAK MASRAFI CEP YAKIYOR

Araştırma sonuçlarına göre dört kişilik bir ailenin aylık mutfak masrafları bir yıl öncesine göre 427 TL arttı. Temel ihtiyaçlar için yapılması gereken toplam harcama da bin 392 TL artış gösterdi. Verilere göre  son bir ayda bir aile bütçesinin sadece mutfak harcamalarına 73 TL ek maliyet yükü geldi. Gıda enflasyonunda son on iki ay itibariyle artış oranı yüzde 19,75 oldu. Yıllık ortalama artış oranı ise yüzde 16,16 olarak hesaplandı.

İŞSİZ YAŞAMAKTANSA ÖLÜMÜ SEÇTİLER

onedio.com son zamanlarda medyada yar alan intiharları derledi. İşte o korkunç manzara:

  1. Denizli’de bir sağlık merkezinde çalışırken işten atılan 26 yaşındaki Osman Karul, işsizlik nedeniyle girdiği bunalımın ardından hayatına son verdi.
  2. Denizli’nin Pamukkale ilçesinde yaşayan 21 yaşındaki U.Z.Ş, geçim sıkıntısı nedeniyle intihar etti. U.Z.Ş’nin bir süredir işsiz olduğu öğrenildi.
  3. Gebze ilçesinde yaşayan ve dış cephe işiyle uğraşan 39 yaşındaki Levent Akar, borçlarını ödeyemediği ve geçinemediği için iş yerinde yaşamına son verdi.
  4. Antalya’da işsiz olduğu için bunalıma girdiği iddia edilen jeofizik mühendisi 38 yaşındaki Ercan Özer, oturduğu apartmanın 9’uncu katındaki evin penceresinden atlayarak yaşamını sonlandırdı.
  5. İş bulamadığı için maddi sıkıntı yaşayan Hasan M. isimli şahıs, Bolu’da bir inşaat halindeki binanın çatısına çıkarak geçtiğimiz nisan ayında intihar etmek istedi.
  6. Uzun süredir işsiz olduğu öğrenilen A.Y isimli kişi, Hatay Valiliği önünde ‘Çocuklarım aç’ diyerek kendini yaktı. İntihara kalkışan vatandaşa yangın tüpleriyle müdahale edildi, fakat A.Y. hastaneye götürülürken hayatını kaybetti.
  7. Konya’da iki çocuk babası olduğu belirtilen tır şoförü Mevlüt Çankaya, Konya Kamyon Garajı’nda intihar etti. Sosyal medyada TIR şoförünün maddi sıkıntılar nedeniyle intihar ettiği öne sürüldü.
  8. Kocaeli Darıca’da bir süredir işsiz olan 3 çocuk babası İlyas Yazgan bunalıma girerek hayatına son verdi.
  9. Şırnak’ın Cizre ilçesinde Nezir Kılıç isimli vatandaş, Cizre Kaymakamlığı binasının penceresine çıkarak intihar etti.
  10. Tekirdağ’da Saffet G. isimli vatandaş evde yalnız olduğu esnada ailesine not yazarak yaşama veda etti. Saffet G’nin ailesine “Ben hakkımı size helal ediyorum. Siz de bana hakkınızı helal edin. Biliyorum, sizi çok üzdüm. İşsizlikten bunaldım” şeklinde not bıraktığı öğrenildi.
  11. Çorlu’da günlük yevmiye ile çalışan ve salgın dönemi işsiz kalarak borçlarını ödeyemeyen Muhammed Bedir intihar etti.
  12. Bir de intihar girişimleri vardı… Ankara, Kızılay Meydanı’nda bir vatandaş “Cumhurbaşkanına sesleniyorum, işsizim sokakta yaşıyorum, adalet bu mu?” diyerek intihar etmek istedi.
  13. Trabzon’da işsiz olduğu belirtilen bir vatandaş, belediye binası önünde kendini yakmaya çalıştı.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

4. evre kanser hastası Leyla Kurt: Simasını unutmamak için eşimin fotoğrafını karşıma astım

Eşi 4 yıldır tutuklu, kendisi 4 yıldır kanser tedavisi görüyor. Doktorların artık kemoterapi tedavisine son verdiği Leyla Kurt ve ailesinin hikayesi…

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Dört yıldır cezaevinde bulunan  Yusuf Kurt’un eşi, babası ve baldızı kanser. Matematik öğretmeni olan Kurt, bu zor günlerinde sevdiklerinin yanında olamıyor. 5275 Sayılı Ceza İnfaz Kanunu’na göre birinci derece yakınlarında ölümcül hastalığı bulunan mahpusların cezası ertelenebilir. Ancak bu kanun Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklananlara bugüne kadar uygulanmadı.

Bir yıldır eşini ziyarete gidemeyen Leyla Kurt 4. evre meme kanseri. Doktorlar “Artık yapabileceğimiz bir şey kalmadı” diyerek kemoterapi tedavisini sonlandırdı. Leyla Kurt, odasından çıkmadan yaşıyor. İhtiyaçlarını oğlu Muhammed ve kızları görüyor.

Yusuf Kurt’un babası da prostat kanseri. Tümör bütün vücuduna yayılmış durumda. Baldızı da aynı şekilde 4. evrede. Hasta haliyle adliye koridorlarında koşuşturan, cezaevi ziyaretlerinde bayılan Leyla Kurt, yaşadığı travmaların kendisini bu hale getirdiğini söylüyor. Bir haftada eşinin saçlarının beyazladığına şahit olduğunu belirten 50 yaşındaki Leyla Kurt hem kendisinin hem ailesinin yaşadıklarını Bold Medya’ya anlattı.

Kanser teşhisi ne zaman konuldu?

Eşim tutuklandıktan 4-5 ay sonra. Zaten bir takip vardı bende. Malum bu süreçte yaşadığımız sıkıntılar, aile çevresinin gösterdiği tepkiler birleşince onların üzüntüsüyle de biraz ortaya çıktı. Doktorum da “Çok ciddi üzülmüşsünüz, sıkıntınız mı var” demişti. Dört yıldır tedavi görüyorum.

Şu an hastalığınız hangi aşamada?

4. aşamada. Göğsümün biri alındı. Diğer göğüste de ciddi yaralar nüksetti. Şu an tıbbın tıkandığı yerdeyiz. Yaralar her geçen gün sarıyor. Sırtıma, boynuma kadar geldi. Günde 3-4 kez yeşil reçeteli ilaç alıyorum. Kemoterapiyi artık kestiler. Ege Üniversitesi “Bütün tedavileri denedik, artık yapabileceğimiz bir şey kalmadı” dedi. İstanbul’da bir profesöre gittik. Parça alıp gen haritasının çıkarılması için Boston’a gönderdiler. Tedavisi var mı yok mu, nasıl bir tedavi yapılacak  bütün bunlara tahlil sonucunda karar verilecek. O tahlil parası çok ciddi bir paraydı. 27 bin 600 TL tutuyordu. Gefoundme.com’da bir kampanya başlattık.

Leyla Kurt: “Yaraların olduğu bölgelere günde 3-4 defa pansuman yapmak zorundayım. Onları görünce psikolojim çöküyor. Kanamalar oluyor. Boğazıma, omuz başlarına kadar çoğalmaya başladı. Sırtımda var bir tane. Sürekli üşüyorum. donuyorum. Dört mevsimi bir anda yaşıyorum.”

Eşiniz ne zaman tutuklandı?

16 Ağustos 2016’da. Matematik öğretmeni. Kapatılan dershanelerde görev yaptı. Madagaskar’daki Türk kolejinde de çalıştı. 3 yıl kaldık orada. En son İzmir’deki etüt merkezlerinde öğretmendi. Türkiye çapında 2 birinci çıkarmış bir rehber hocadır. 2000’li yılların başındaydı sanırım. Üniversite sınavına hazırladığı iki öğrenci birinci olmuştu. Rehberliği çok iyidir. Şimdi içeride hukuk okuyor. Öğretmenlik diploması iptal oldu. Bu süreçte birçok insanın diploması iptal edildi maalesef. Lise mezunu konumunda şu anda. O yüzden içeride Adalet Yüksekokulu’na kayıt yaptırdı. Karıncaya basmaz adamlara iftira atılıyor maalesef.

Nasıl iftiralar atıldı?

Gözaltına alındığı gün biz evde yoktuk, annemlere gitmiştik, polis evimize baskın yapmış. Eşim de o gün İzmir Bozyaka’daki dayısının kızını ziyarete gitmişti. Hacca gidecekti dayı kızı. Eşimi orada gören, tanıyan çevredeki komşulardan biri “Burada sohbet yapıyor” diye ihbar ediyor. Eşim gözaltına alındığını duyunca dondum kaldım, tepki de veremedim. Malum hastalık sürecim ondan sonra hızlandı. 8 gün gözaltında kaldı eşim. Nezarethaneden gömleği geldi. Sırtı ortadan ikiye yırtılmıştı. “Yerden yattım ondan oldu diyor. Başka bir şey demiyor.” Ama başına ne geldi kimbilir?

Niye tutuklandı peki, hakkındaki iddialar neydi?

Örgüt üyesi olmakla yargılandı. Hatta bir tanık, “Madagaskar’ın sorumlusu” demiş. Alakası yok halbuki. Tanığın adı mahkemede zikredilince eşim çok şaşırmıştı. “Bu adam bize Arapça öğretiyordu.” dedi. Meğer Menemen Cezaevinde kalırken koğuş arkadaşıymış. Eşim herhalde koğuşta “Biz Madagaskar’a da gittik” diye söyleyince mi artık böyle bir iftiraya başvurdu. Zaten tanık mahkemeye de gelmedi.

Hangi mahkemede yargılandı?

İzmir 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde. Çocuklarımızın kolejde okumasından tutun da eşimin yurt dışı gezilerine kadar her şeyi sordular. İkinci ve son mahkemede hakimin bir sözüne çok şaşırmıştım. “Sen sohbet yapıyormuşsun.” dedi. Eşim elinde savunmasıyla “Hakim bey ben hala sohbet yapıyorum. İnsanlara Allah’ı, Peygamberi anlatmak suç mudur?” deyince sustu hakim bey. Verecek cevapları yok aslında ama işte o şekilde karar verildi. İlk hüküm verilirken, avukatımız bile yoktu. Gelmedi kadın “fetö” diye… Baro avukatıydı. Avukat olmadığı halde 5-6 dakika içerisinde hemen hüküm verildi. İstinaf Mahkemesi o kararı bozdu. Eşim ikinci mahkemeye çıktı. Bu kez sol görüşlü başka bir avukat geldi. “Yapılabilecek hiçbir şey yok” dedi ama elinden gelen bütün başvuruları yaptı, AYM’ye ve Yargıtay’a kadar. İzmir Aliağa Şakran Cezaevinde tutuklu. Buca, Menemen ve Şakran. Üç cezaevi gezdi. Şimdi Şakran’da ikinci koğuşunda.

Bu yaşadığınız sıkıntılar sağlığınızı nasıl etkiledi?

Hayatımda adliyeye gitmiş insan değildim. Sadece pasaport için gitmişliğim var. İzmir Adliyesi çok büyüktür. O hasta halimle adliye koridorlarında sürüne sürüne, oraya koş, buraya koş, ifade ver. Bir de akraba çevresinden gelen tepkiler bizi çok yıktı. Oysa ki darbeyle bizim ne alakamız vardı? Eşim cezaevinde olduğu için benim dışarıda ne yaşadığımı algılayamadı. Boşanma aşamasına bile geldik. Hamdolsun şimdi iyiyiz, bir sorun kalmadı. Biliyorsunuz bu süreçte çok fazla kişi eşinden ayrıldı. Çevresinden baskı görüp ayrılanlar oldu. Bir gün cezaevinde fenalaştım.

Evet onu soracaktım, kanser hastası biri olarak cezaevine ziyarete gitmek zor olmadı mı?

En son ziyarete gittiğimde işte baygınlık geçirdim, artık anlayın oradaki durumu. Nefes alamıyorsunuz, ortam çok kalabalık, yazın hava çok sıcak. Pencere, klima hiçbir şey yok. Bayılınca memurlar kendi oturdukları klimalı odaya aldılar beni. Orada biraz kendime geldim. Şekerim düştü. Hemen kan tahlili yapıldı. Film çekildi. Doktor “Kan değerleriniz düşük. Doktorunuza gidin.” dedi. Tahlilleri götürdüm doktoruma ama “Cezaevinden gelen tahlilleri kabul etmiyoruz” dediler. Yeniden yapıldı. Kemoterapi damarları inceltiyor. Bebek iğneleriyle kan alıyorlar. Ben eşimin tutuklu olduğunu söylememiştim. Doktor orada fark etti. “Senin kimin var cezaevinde” diye sorunca açıklamak zorunda kaldım. O zaman “Bazı tedavilere neden cevap vermediğinizi şimdi daha iyi anlıyorum.” dedi doktor hanım. “Agresif hücre yapısına sahip sizin kanser hücre yapınız” dedi. Tabi deniyorlar, olmuyor. Kaç doktor gezdik.

Yusuf Kurt, eşi Leyla Kurt, oğlu Muhammed Nigahi, kızları Vesile ve Beyzanur ile Şakran Cezaevinde bir görüş gününde. 2018.

Psikolojik destek aldınız mı? 

Bir kere gittim psikoloğa. Çünkü kemoterapi süreci ağır geçiyordu. Alternatif tedaviler de alıyorum. Birçok sebebe başvurmaya çalışıyorum çünkü psikolojim ciddi manada bozuldu. Her ne kadar insanın imanı da olsa beşeriz, zaman zaman düşüyor insan. Sebeplerin tamamıyla kapandığı bir dönemdeyiz. Eşimin simasını unutmamak için fotoğrafını karşıya astım (ağlıyor)… Saçları tabi çok beyazladı haliyle. Bir haftada saçının bir kısmının beyazladığına gözümle şahit oldum. Bu travmalar size yetiyor tabi.

Nasıl şahit oldunuz?

Bir gün cezaevinden aradılar. Şakran’daydı o zaman. Koğuşu değişmiş. “Görüş günleri değişti, eşinizin yarın, gelin” diye. Oğlumla gittik tabi, hasta halimle. Oğlumla konuştu. Sonra ona “Sen bir dışarı çık” dedi eşim. Şaşırdım bende. Oğlum her zaman yanımda oluyor. Kapalı görüşte camekan arkasında görüşüyoruz. Eşim ilk defa orada sesli ağladı. Ne oldu dedim. “Koğuşa aniden baskın yaptılar. Üçer üçer bağladılar ellerimizi. Eşyalarımıza el koydular.” dedi. Eşimin evde de sürekli giydiği şalvarı vardı. “Vay sen PKK şalvarı mı giyiyorsun” diye… Zeytin çekirdeklerinden yaptıkları tespihlere kadar el koymuşlar ve “Bizi nereye götürdüklerini söylemediler. Biz ölüme gidiyoruz artık dedik. Üçer üçer çıkardılar bizi” dedi. Eşim hep bize moral verirdi, ilk defa ağladığına ve psikolojisinin çöktüğüne şahit oldum. Menemen Cezaevindeyken de helallik istemişti. O dönemde “cezaevlerinde infaz” gibi haberler çıkmıştı. Bir hafta sonra ziyarete gittiğimde saçlarının yan tarafları bembeyaz.

Siz gözaltına alındınız mı ya da tutuklandınız mı?

İlk kemoterapi aldığım gün eve gelmiştim. Çok ağır geçmişti o gün. Ölümden beterdi. İkindi civarıydı eve vardığımda. Telefonum çaldı. Emniyetten aradıklarını söylediler. “İfadenizi alacağız” dediler. Kanser hastası olduğumu, yeni kemoterapi aldığımı ve mümkünse evde ifademi almalarını rica ettim. Öyle deyince savcı beye soralım dediler, kapattılar. Bir daha kimse aramadı. Kimse de gelmedi.

Hastalık raporlarınızla birlikte eşinizin ceza ertelemesi için başvuruda bulundunuz mu?

Avukatımız “Geri dönüşü olmaz bu başvurunun” dedi ama yine de başvurumuzu yaptık. Bir cevap gelmedi. Bir yılı aşkındır da eşimi göremiyorum. Malum hastayım, koronavirüs salgını başladı. Görüşler başladığında gidemedim. Ondan önce de ağır kemoterapiler verdikleri için evden çıkamadım. Eşimin babası da kanser. Eşim bir hafta onu arıyor, bir hafta beni arıyor.

Kayınpederiniz ne kanseri? 

Prostat kanseri. Kalbi var. Artık onun biraz yayıldı bedenine kanser, sadece prostat ile kalmadı. 80 yaşlarına yakın. Kız kardeşim de meme kanseri. O da 44 yaşında. Kemiklerine kadar sardı tümör. Annem bir bana bir ona koşuyor.

Eşinizle en son ne zaman görüştünüz?

Bugün (13 Ocak 2021) aradı. “Hiç korkma iyileşeceksin, biz dana çok dua ediyoruz içeride.” diye teselli verdi. Şu an çocuklarıma da bana da sebepler planında bu ülke hiçbir gelecek vaad etmiyor. Bir planları yok çocuklarımın. Boşlukta gibiler.

Çocuklarınız nasıl etkilendi bu süreçten?

Oğlumun üniversite hayatı tamamen bitti. Gediz Üniversitesi Türk Dili Edebiyat Bölümü’nde burslu okuyordu. Orası kapatılınca Ege Üniversitesi’ne yönlendirdiler. Orası da 30 bin TL para istedi. Ödeyemeyince gidemedi. Büyük kızım Atatürk Üniversitesi Matematik Öğretmenliği Bölümü’nden mezun. Şu an online satışla ilgileniyor. Küçük kızım üniversiteye hazırlanıyor. Onun psikolojisi bozuldu. İlaç alıyor sürekli. Baba öyle, anne böyle olunca psikolojileri kalmadı. Ben ayakta durmaya, dik durmaya çalışıyorum ama bir noktadan sonra ağrılar başlayınca dayanamıyorsunuz. Çocukların psikolojileri etkileniyor. Allah var gam yok diyoruz. Şikayetçi değilim, hastalığımın tadını çıkartıyorum hamd olsun.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Şu an tek bildiğim; tecrübenin gerçekten pahalı bir mülk olduğunu ve hayatın rızayı ilahiyeden başka hiçbir şeye endekslenmesini öğrendim. Herkesi memnun etmeye kalktığınız zaman Allah’ın size emanet ettiği bedenden oluyorsunuz. Kendi hakkınıza giriyorsunuz. Gereğinden fazla iyilik insana bıçak olarak geri dönüyor.

Tutsak KHK’lı Nazan Bozkurt: Nazım şiiri okumuşum ne büyük suç!

Okumaya devam et

Popular